<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat, Tarih, Sinema, Kitap, Şiir, Genel Kültür, Bilgi, Ödev Araştırma, Komik Videolar, Facebook &#187; Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.zaruret.com/category/genel/edebiyat-genel/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.zaruret.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Apr 2010 05:28:24 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.5</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>İHSAN OKTAY ANAR&#8217;IN ANLATI DÜNYASINDA KONU</title>
		<link>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/ihsan-oktay-anarin-anlati-dunyasinda-konu.html</link>
		<comments>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/ihsan-oktay-anarin-anlati-dunyasinda-konu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 23:32:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[anlatı dünyasında konu]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İHSAN OKTAY ANAR]]></category>
		<category><![CDATA[ihsan oktay anar kitapları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.zaruret.com/?p=406</guid>
		<description><![CDATA[İHSAN OKTAY ANAR&#8217;IN ANLATI DÜNYASINDA KONU 
İhsan Oktay Anar 1960&#8242;ta Yozgat&#8217;ta dünyaya gelmiştir. Sanatçının ataları 1893&#8242;te Kazan&#8217;dan ayrılarak İstanbul&#8217;a yerleşmiştir. Ailesi İstanbullu olan Anar, 1974&#8242;ten beri İzmir&#8217;de yaşamaktadır.
İhsan Oktay Anar ilk ve ortaokulu İstanbul&#8217;da okumuş, liseyi ise İzmir&#8217;de tamamlamıştır. Karşıyaka Erkek Lisesi&#8217;nden sık sık kaçan yazar okuma tutkusunu dizginleyemiyor, soluğu Millî Kütüphane&#8217;nin kâğıt kokulu kitap  <a href="http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/ihsan-oktay-anarin-anlati-dunyasinda-konu.html" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İHSAN OKTAY ANAR&#8217;IN ANLATI DÜNYASINDA KONU </strong></p>
<p>İhsan Oktay Anar 1960&#8242;ta Yozgat&#8217;ta dünyaya gelmiştir. Sanatçının ataları 1893&#8242;te Kazan&#8217;dan ayrılarak İstanbul&#8217;a yerleşmiştir. Ailesi İstanbullu olan Anar, 1974&#8242;ten beri İzmir&#8217;de yaşamaktadır.</p>
<p>İhsan Oktay Anar ilk ve ortaokulu İstanbul&#8217;da okumuş, liseyi ise İzmir&#8217;de tamamlamıştır. Karşıyaka Erkek Lisesi&#8217;nden sık sık kaçan yazar okuma tutkusunu dizginleyemiyor, soluğu Millî Kütüphane&#8217;nin kâğıt kokulu kitap raflarında alıyordur. Sanatçının kitaplara olan sevdası babasından sirayet etmiştir. O, okuyan bir ailenin okuyan bir ferdidir. Sanatçı &#8220;Ablamlar da babam gibi sürekli okurlardı.&#8221;[2] diyerek anar Süheyla ve Füruzan adlı ablalarını.</p>
<p>Sığındığı mâbedde önüne ne gelirse bitmek bilmez bir arzuyla okuyan, sürekli okuyan bir kitap kurdudur İhsan Oktay Anar. &#8220;Okuldan kaçıp Milli kütüphaneye gidiyor, orada okuyordum. Maupassant, Çehov, Gogol. Bir gün eve okuldan atıldığım haberi geldi, devam etmediğim için.&#8221;[3] diyen sanatçı bu hadisenin ardından eğitimini akşam lisesinde tamamlar. Ardından Ege Üniversitesi Felsefe bölümünü kazanır. İçtikçe susuzluğu artan çöl bedevîsi gibi, okudukça tecessüsü derinleşen, kitap aşkı büyüyen Anar, Felsefe bölümünü kendisine kolay geldiği için tercih etmiştir. Böylelikle okumaya ve yazmaya daha çok zaman ayırabildiğini belirten yazar, yüksek lisans eğitimini de aynı üniversitede tamamlamıştır. Sanatçı halen aynı üniversitede yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır.</p>
<p>Günümüz Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır isimlerinden biri olan İhsan Oktay Anar&#8217;ın şu ana kadar yayımlanmış beş anlatısı (Puslu Kıtalar Atlası-1995; Kitab-ül Hiyel-1996; Efrâsiyâb&#8217;ın Hikâyeleri-1998; Amat-2005; Suskunlar-2007) mevcuttur. Gerek dil-üslûp, gerekse kurgu özellikleriyle dikkati çeken bu eserler, özellikle konuları itibarıyla önem arzeder. Büyük eserleri büyük kılan en önemli amillerden biri de işledikleri konuların evrensel oluşlarıdır. İhsan Oktay Anar&#8217;ın eserlerinin derin yapısına bakıldığında da karşımıza evrensel sorunlar, insan(lığ)ın ortak problemleri çıkmaktadır.</p>
<p>Yazarın ilk eseri olan Puslu Kıtalar Atlası&#8217;nda 17. yüzyıl İstanbul&#8217;unun fon[4] olarak kullanıldığını görmekteyiz. Korsan, eş cinsel, bıçkın, dilenci, kumarbaz, hırsız ve delilerden oluşan, toplumun alt tabakası diyebileceğimiz bir şahıs kadrosuna sahip olan eserde, sonsuz gücün kaynağı olduğuna inanılan ‘kara para&#8217; sayesinde ölümsüzlüğe ulaşmayı arzulayan Büyük Efendi Efraim ile dünyayı tanımak için baba evini terk ettikten sonra bu paraya tesadüfen sahip olan ve böylelikle hayatı tamamen değişen Bünyamin adlı bir genç arasındaki mücadeleyi konu edinir.</p>
<p>Puslu Kıtalar Atlası&#8217;na genel olarak baktığımızda eserin aslında bir iyilik-kötülük mücadelesi ya da insan-şeytan çekişmesi çerçevesine oturduğunu görürüz. Zira macera (eser) sona erdiğinde kahramanımız Bünyamin, dünya kitabını (Puslu Kıtalar Atlası) okuyarak, hayatın iyi ve kötü yönlerine tanık olmuştur. Ancak nefsini dünyevî hırslardan uzak tutmasını bilmiş ve erdeme ulaşmıştır. Bu nedenle Puslu Kıtalar Atlası, esas itibarıyla insanın asıl bilgiye ya da erdeme ulaşmak için çıktığı hayat yolculuğunda -ki bu, dünya kitabını okuma yolculuğudur- şeytan tarafından aldatılmaya, yok edilmeye çalışılması ve kahramanın şeytanı (kötülüğü) alt etmesi temasını işleyen felsefî bir romandır (Karaca, 2005:104), diyebiliriz.</p>
<p>Sanatçının ikinci eseri olan Kitab-ül Hiyel&#8217;de ise III. Selim (1789-1807) zamanından II. Meşrutiyet(1908)&#8217;in ilanına kadar ki dönemin fon olarak kullanıldığını görmekteyiz. Ana mekânın yine İstanbul olduğunu gördüğümüz eserde, toplumun her kesiminden insanların oluşturduğu bir çevrede, usta çırak ilişkisiyle birbirlerini takip eden üç kuşak mucidin (hiyelkârın) muhteris kişiliklerinin birer yansıması olan projelerini gerçekleştirme çabaları ve bu yolda giriştikleri mücadeleler anlatılmaktadır.</p>
<p>Bu roman da Puslu Kıtalar Atlası&#8217;na paralel olarak hırs, aç gözlülük, nefret gibi duyguların insanoğlunun mizacında ne kadar ağır bir tahribat oluşturduğu teması işlenmektedir. Sanatçı iyilik ve kötülük mücadelesini okuyucuya birbirine usta-çırak ilişkisiyle bağlı bulunan Yâfes Çelebi, Kara Calûd ve Üzeyir Bey&#8217;in hayat hikâyeleri etrafında sunmaktadır. Doğunun hikmet hikâyelerini anımsatan eserde yazarın kötüleri cezalandırıp, iyileri ödüllendirdiği görülmektedir.</p>
<p>Anar&#8217;ın üçüncü kitabı olan Efrâsiyâb&#8217;ın Hikâyeleri&#8217;nde, Anadolu&#8217;nun çeşitli şehir ve kasabalarının yanı sıra, fantastik mekânların da yoğun bir biçimde kullanıldığını görmekteyiz. Eser, kırsal kesimde yaşayan alt gelir grubundan insanlarla birlikte, gerçeküstü şahısları da kapsayan, genellikle sıra dışı ve olağanüstü olayları konu edinmektedir.</p>
<p>Aslında kitaptaki anlatılar Cezzar Dede adlı şahsın torunlarına anlattığı masallardan ibarettir. Bu metinler birbirinden kopuk ve bağımsız bir görüntü arz etmesine rağmen, esere bütünlüklü bir biçimde bakıldığında çocuk sevgisi, korku, din, aşk, cennet-cehennem, ölüm-hayat gibi konuları işlediğini görmekteyiz. Dolayısıyla yazarın bu eserinde de evrensel nitelikli olay ve olguları konu edindiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Yazarın dördüncü kitabı olan Amat, 1670 yılında, İstanbul&#8217;dan yola çıkıp Navarin&#8217;e doğru yol alan Amat adlı bir Osmanlı kalyonunun seyr ü seferi sırasında karşılaştığı maceraları konu edinmektedir. Sanatçı eserinde Kaptan Diyavol (Şeytan) ve Koca Reis Süleyman karakterleri etrafında yaratılıştan beri süregelen insan-şeytan/iyilik-kötülük mücadelesini konu edinmektedir.</p>
<p>Anar önceki eserlerinde olduğu gibi burada da hırs, nefret, merak ve ölümsüzlük gibi konuları işlemektedir. Şeytanın insanoğlundaki bu duyguları tutku haline getirerek onları yoldan çıkarma ve kendine kul-köle etme çabasını ele almaktadır. Dolayısı ile Amat&#8217;ta dinsel ve felsefî bir temanın kullanıldığını görmekteyiz (Karaca, 2006: 33). Fakat Anar bu temayı eserin aksiyon dolu, hareketli yapısına yedirerek eseri adeta şifrelerle dolu, alegorik bir hüviyete büründürmüştür.</p>
<p>Sanatçının son eseri olan Suskunlar&#8217;da ise İstanbul&#8217;un Sultan II. Ahmet (1691-1695) saltanatından sonraki dönemlerinin fon olarak kullanıldığı görülmektedir. Musiki üstatları, Mevlevî dervişleri, Müslim-Gayrimüslim toplumun her kesiminden insanın yer aldığı eserde, Tağut (Şeytan)&#8217;un ölümsüzlük vaadiyle onun her istediğini yerine getiren Cüce Efendi&#8217;nin, İstanbul&#8217;da bulunan altı musiki üstadını öldürüp, yedinci ve son üstat olarak Bâtın Hazretleri&#8217;nin neyinden &#8220;Hayat Nefesini&#8221; dinleyerek sonsuz hayata ulaşma arzusu ve bu amacına ulaşmak için bir Mevlevî dervişi olan Eflâtun ve ağabeyi Dâvut ile girdiği mücadele ele alınmaktadır.</p>
<p>Anar, önceki eserlerinde olduğu gibi Suskunlar&#8217;da da tarihsel bir gerçekliği aktarma kaygısından uzaktır. Yazar burada da insan-şeytan ve iyilik-kötülük mücadelesi çerçevesinde hırs, nefret, aç gözlülük ve ölümsüz olma tutkusu gibi evrensel konuları işlemiştir.</p>
<p>Sonuç olarak tarihi bir atmosferin fon olarak kullanıldığı İhsan Oktay Anar metinlerinde günlük hayatın sıradan insanlarını görmekteyiz. Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından süzülüp gelen &#8220;öyküleme üslubu&#8221; (Karaca, 2008: 101) ile eserlerindeki tarihî atmosferi pekiştiren sanatçı, eserlerini sıkı bir biçimde kurgulamaktadır. Tarih, din, tasavvuf, musiki gibi unsurları, anlatacağı asıl olay için destekleyici birer unsur olarak kullanan Anar, gerçeküstü unsurlara da yoğun bir şekilde yer vererek kendi fantastik dünyasını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile Anar&#8217;ın eserlerinde olay akışını sağlayan yüzeysel bir konu ve bunun yanında belli bir entelektüel birikim gerektiren, dinî ve felsefî sorunsalları işleyen derin bir yapı olduğunu görmekteyiz. Bu da sanatçının oluşturduğu metinleri hem kurgu hem de konu bakımından daha sıkı ve sembolik bir hale getirmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/ihsan-oktay-anarin-anlati-dunyasinda-konu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÖYKÜNÜN DURU KALEMİ NURSEL DURUEL</title>
		<link>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/oykunun-duru-kalemi-nursel-duruel.html</link>
		<comments>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/oykunun-duru-kalemi-nursel-duruel.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 23:31:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[deniz depe]]></category>
		<category><![CDATA[nursel duruel]]></category>
		<category><![CDATA[ÖYKÜNÜN DURU KALEMİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.zaruret.com/?p=404</guid>
		<description><![CDATA[     Az yazmasına rağmen öykü dünyasında hatrı sayılır bir yere sahip olduğu söylenen Nursel Duruel 1941 Şarki Karaağaç doğumludur. İstanbul Kız Lisesi&#8217;ni ve İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü&#8217;nü bitiren yazar 1965&#8242;te TRT&#8217;nin ilk prodüktör kadrosunda yer almıştır. Çeşitli alanlarda radyo programları hazırlamış, reklam yazarlığı, televizyon yazarlığı, BRT Radyosu&#8217;nda müdür yardımcılığı yapmıştır. Şimdi  <a href="http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/oykunun-duru-kalemi-nursel-duruel.html" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>     Az yazmasına rağmen öykü dünyasında hatrı sayılır bir yere sahip olduğu söylenen Nursel Duruel 1941 Şarki Karaağaç doğumludur. İstanbul Kız Lisesi&#8217;ni ve İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü&#8217;nü bitiren yazar 1965&#8242;te TRT&#8217;nin ilk prodüktör kadrosunda yer almıştır. Çeşitli alanlarda radyo programları hazırlamış, reklam yazarlığı, televizyon yazarlığı, BRT Radyosu&#8217;nda müdür yardımcılığı yapmıştır. Şimdi dış yapımcı olan Duruel&#8217;in ilk öyküsü 1979&#8242;da Türk Dili&#8217;nde yayımlanmıştır. Geyikler Annem ve Almanya ile 1981 Akademi, &#8220;Burgaç&#8221; adlı öyküsüyle de 1990 Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü&#8217;nü almıştır.</p>
<p>     Geyikler Annem ve Almanya ve Yazılı Kaya adlı iki öykü kitabı bulunan Nursel Duruel&#8217;in ayrıca Feyza Perinçek ile birlikte yazdığı Cemal Süreya, Şairin Hayatı Şiire Dahil ve iki profesör ile birlikte hazırladığı Bilime Adanmış Bir Ömür Muzaffer Aksoy adlı iki inceleme kitabı vardır. Duruel aynı zamanda 1953-2007 tarihleri arasında Sait Faik Hikaye Armağını&#8217;nı kazanan öykülerden bir antoloji hazırlamıştır: İnsanlar İçinde Bir İnsan.</p>
<p>     İlk öykü kitabı olan Geyikler Annem ve Almanya Can Yayınları tarafından 2006 yılında tekrar basılmıştır. 117 sayfa olan kitapta sekiz tane öykü vardır: &#8220;Geyikler, Annem ve Almanya&#8221;, &#8220;03 Nöbeti&#8221;, &#8220;Ölüm Aralarında Kaldı&#8221;, &#8220;Fırıncı Şükriye&#8221;, &#8220;Zaman Aralığında&#8221;, &#8220;Nereye&#8221;, &#8220;Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni&#8221;, &#8220;Yineleme&#8221;.</p>
<p>     Bu kitabındaki öykülerinde köy-kent ikilemi, göç ve uyum sorunu çerçevesinde genel olarak kadının birey olarak var olma çabasını yansıtmıştır. İnsan sevgisi tıpkı Sait Faik öykülerindeki gibi hikayelerin hissedilen özelliğidir. Necip Tosun&#8217;un dediği gibi &#8220;iletişimsizlik, yalnızlık, güvensizlik öykülerin temel vurgularıdır&#8221;. Duruel&#8217;in öykülerinde en önemli özellik duyguları somutlaştırarak betimlemesidir. Geçmişe yönelik bir hesaplaşma içerisinde olan kahramanlarının iç dünyalarını öylesine doğal betimlemelerle anlatır ki, somutlaştırmadaki bu başarısının onun öykülerinin okuyucuyu etkilemesinin en önemli sebeplerinden olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>     Kitabın ilk öyküsü olan &#8220;Geyikler, Annem ve Almanya&#8221; anne ve babası Almanya&#8217;da çalışan küçük bir çocuğun ağzından aktarılan bir hikayedir. Anneannesiyle yaşayan çocuk, ziyaret için Türkiye&#8217;ye gelen annesini görmek üzere anneannesiyle birlikte İstanbul&#8217;a bir tanıdıklarının yanına gider. Öykü, anneyle geçirilen son geceyi anlatmaktadır. Çocuk, önce anne ve anneannesinin konuşmalarına kulak misafiri olur. Kocasıyla anlaşamayan kadın, annesiyle tartışmaktadır:</p>
<p>     Anneannem anneme &#8220;boşan&#8221; diyordu. &#8220;O adamdan hayır gelmeyeceğini biliyorsun, bir de gidip elin memleketlerinde sefil olacaksın. Boşan; hiç değilse koca yumruğu eksilsin tependen. Çocuklarına babalık etmeyi şimdiye dek bilmeyen adam, bundan sonra mı adam olacak?&#8221; Annem direniyordu. &#8220;Bunca yıldan sonra mı?&#8221; diyordu, &#8220;çocuklar&#8230;&#8221; diyordu. &#8220;Nasıl olur? Ne yaparım?&#8221; diyordu&#8230; (12)</p>
<p>     Kadının evlilik karşısındaki durumunu yansıtan bu diyalog, Duruel tarafından hikayenin merkezine konmamış, sadece arka plan olarak kullanılmıştır. Sosyal gerçeklik onun öykülerinde amaç değil araçtır. Bir gerçeği yansıtmak, kanıtlamak ya da mesaj verme kaygısından uzaktır. Önemli olan bu diyaloğu duyan çocuğun hissettikleridir. Duruel bu hisleri yansıtırken duyulan geçmiş zamanı çok sık kullanarak çocuğun ağlamaklı bir iç çekişle anlattığı hissini uyandırır okuyucuda. Sesleri ve tekrarları duyguları yansıtmada çok başarılı olarak kullanmıştır.</p>
<p>     Daha neler konuşmadılar&#8230; Babamın Almanya&#8217;ya gittikten sonra iyice bozulduğunu, bize hiç para göndermediğini&#8230; neler neler&#8230; Başkaları da gidiyormuş Almanya&#8217;ya, ama onlar canlarını dişlerine takıp çalışıyor, çocuklarının geleceğini kurtarmaya uğraşıyorlarmış. Benim babamsa vurdumduymazmış, akılsızmış. Annem de eskisi gibi sayıp sevmiyormuş onu. Eski günlerinin hatırı için, çocuklarının hatırı için sabrediyormuş şimdilik. (12)</p>
<p>     Son gece, annesiyle birlikte uyuyan çocuk, uyumadığını ve ağladığını belli etmemek için çok çaba sarf eder. O anki sessizliği ve gerginliği Duruel çocuğun ağzından şu şekilde ifade eder:</p>
<p>     Annem usulca sokuldu yanıma. Elini uzattı, yüzümü okşayacaktı, vazgeçti. Sırtüstü yatıp gözlerini tavana dikti. Hala uyuyormuş gibi kıpırtısız duruyordum. Aralık pencereden ay ışığı giriyordu içeri. Hiç ses yoktu. Öyle bir sessizlik ki, neredeyse camı geçen ay ışığının sesini duyacağım. Almanya&#8217;daki kentlerin, kentlerdeki fabrikaların sesini duyacağım, annemin yarın bineceği uçağın sesini duyacağım&#8230; (13)</p>
<p>     Duyguların somutlaştırılmasına bir diğer güzel örnek de anne ve çocuğun birbirlerine göz yaşları içinde sarıldıkları sahnenin tasviridir. Çocuğun ağladığını fark eden anne evladına sarılır, gülüşürler:</p>
<p>     O böyle söyleyince ağlamaktan duyduğum utanç yitip gitti. Sarıldık birbirimize, ikimiz de gülmeye başladık. Bilmem size hiç böyle oldu mu? Olmuştur, mutlaka olmuştur. Hani gülün pembesi var ya, kokulu gülün pembesi, öyle işte baştan ayağa pembelik içinde kaldık (14).</p>
<p>     Mutluluğu &#8220;kokulu gül pembesi&#8221; olarak tasvir eden Duruel, çocuğun o geceki rüyasında da sevinci, mutluluğu şöyle anlatır:</p>
<p>     Tutamıyorum kendimi, derenin en derin olduğu yerde kilimlerin üstüne atlıyorum. Suyu, çiçekleri, geyikleri, kum taneciklerini, her şeyi kucaklamak istiyorum. Kalkıp kalkıp atılıyorum sulara. Annem kahkahalarla gülüyor, babam, kıyıdaki teyzem kahkahalarla gülüyorlar&#8230; SEVİNÇ&#8230; yalnız sevinç var yeryüzünde. Başka hiçbir duygu yok (16).</p>
<p>     Duruel, bu öyküde Türkiye&#8217;nin bir gerçeği olan 70lerdeki Almanya&#8217;ya göç sorunu ve bunun parçaladığı ailelerle resmin arka planı oluşturmuş, tam ortaya da bir çocuğu koymuştur.</p>
<p>     İkinci öykü olan &#8220;03 Nöbeti&#8221; taşradan kente göç etmiş genç bir kadın olan Saliha&#8217;nın iç hesaplaşma öyküsüdür. Bir santralde çalışan Saliha bir yandan da okumaktadır. Özellikle santraldeki boğucu ve kasvetli hava, çalışma ortamındaki birebir tasvirler ve diyaloglarla çok başarılı olarak yansıtılmıştır.</p>
<p>     Buyrun efendim. Buyrun efendim&#8230; yüzlerce, binlerce kez yineleniyordu bu sözler. Kullanıla kullanıla kısalmış, bir harfi düşmüş, yalama olmuş bir sözcük, &#8220;buyrun&#8221;. Buyurmak. Kim buyuruyor? Kimler? Buyuranlar, buyruk alanlar&#8230; (24).</p>
<p>     Okuyucu taşradaki küçük hayatından çıkıp, herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı çalışma yaşamında duyduğu iç sıkıntısını hisseder.</p>
<p>     Sen yarı taşralı bir bayansın Saliha Hanım diyordu, bu kent elbette yutacak seni. Geldiğin küçük kentin bildik havasını, güvenliğini bekleme. Bu koca kalabalığa eklenmiş yeni bir parçasın, eklemeliğin her yanından akıyor. Kalabalık içindeki yerini bir türlü saptayamıyorsun. Sen sabah treninden boşalanların bir parçası mısın, yoksa fakültede gördüklerinin bir parçası mı? Hatta ailenden biri misin? [...] Ne tam onlardan birisin ne de onlardan ayrı (35).</p>
<p>     Duruel burada da taşra-kent-göç durumunu arka plana almış ve Saliha&#8217;yı, onun hissettiklerini merkeze koymuştur. Onun bir kadın olarak kendini toplumda &#8220;var&#8221; kılabilmesi, vapurdaki erkeklerin bakışlarından kurtulup, bir cinsel obje olmaktan çıkıp da kendi dünyasını kurabilmesidir önemli olan.</p>
<p>     &#8220;Fırıncı Şükriye&#8221; yine köyden kente göçmüş bir ailenin kente uyum sorunlarını anlatır. Yaşlı bir kadının gözlerinden okuduğumuz hikayede, bir baş sağlığı ziyaretinde karşılaşılan evin gelininin şikayetleri hikayenin mesajını oluşturur. Siyasete karışan genç oğul, şehirde ayakta kalabilmek için sürekli çalışmalar ve derin bir mutsuzluk.</p>
<p>     &#8220;Nereye&#8221; öyküsü de aynı konu çerçevesinde bir öyküdür. Kalabalık bir ailenin baba ölünce dağılması, yalnız kalan annenin nerede yaşayacağı, küçük sahil kasabalarının kentleşme sonucu hızla kirlenmesi arka planı oluşturur. Diğer öykülere nazaran daha çok aile kavramı üzerine odaklanan &#8220;Nereye&#8221;, yine Nursel Duruel&#8217;in başarılı somutlaştırma örneklerini gördüğümüz bir öyküdür. Örneğin Aytaç&#8217;ın kıyı şehrindeki aile ziyaretlerine giderkenki hisleri şöyle tasvir edilir:</p>
<p>     Kıyı sitesine her gelişinde bedeninin bütün boşluklarına zeytinyağı doldurulmuş gibi hissederdi kendini. Yürürken, otururken, konuşurken ağır ağır çalkalanan koyu kıvamlı bu sağır bulantının başkalarında da var olduğunu sanıyordu (87).</p>
<p>     Yusuf ve Aytaç çocukları henüz olmamış genç bir çifttir ve her yıl aile toplantılarına katılan sıradan bir aile yaşantıları vardır. Teyzeler, halalar, yengelerin dedikodu yaptığı, genç ve özgür Aytaç&#8217;ı bir yandan kıskanıp bir yandan yadırgadığı ve erkeklerin de sofrada klasik muhabbetler yaptığı sıradan bir akşam yemeği gününde, herkesin kınayan bakışlarına rağmen sofrada erkeklerle birlikte içki içen Aytaç sarhoş olur ve konuşmaya başlar. Aytaç&#8217;ın sorgulaması, hezeyanı ve bir nebze isyanını görürüz:</p>
<p>     Yıllardır geliriz sizlere, her yaz döneminde. Niye geliriz? [...] Biz niye geliyoruz buraya? Sizi çok sevdiğimizden, çok özlediğimizden mi? [...] Niye biz biz deyip duruyorum? Yusuf&#8217;la ben biz miyiz? Hele sizle ben biz miyiz? (83).</p>
<p>     Aytaç&#8217;ın sarhoşken hissettiklerini Duruel şöyle tasvir eder: &#8220;Dalgalar peş peşe yüklenip alta almıştı Aytaç&#8217;ı. Durmadan su yutuyordu, tuzlu tuzlu sular iniyordu boğazından aşağı. Gözleri kararmış, denizin ortasında yapayalnız kalıvermişti&#8221; (84).</p>
<p>     Yusuf onu sofradan kaldırır, banyoya götürür. Yusuf&#8217;un bu sırada hissettikleri de hem güzel bir somutlama örneği olması hem de erkeğin karısının üzülmesinden çok kendi haysiyetine önem verdiği gerçeğini yansıtması açısından önemlidir: &#8220;.. bu kadın kendi karısı değildi, zavallı bir yaratıktı. İçi bulandı, yüreği daraldı, banyonun duvarları büzülmüştü sanki. Daha da büzülse Aytaç&#8217;la kendisini birbirlerine yapıştıracak, çürük bir çekirdek gibi ufalayacaktı&#8221; (85).</p>
<p>     &#8220;Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni&#8221; de yine kadının iç dünyasına yönelik bir öyküdür. Bir yandan toplumun kendisine dayattığı cinsel baskıyı reddettiğini sevgilisine ve en çok da kendine kanıtlama çabasındaki Aslı, bir yandan da toplumun çizdiği sınırları geçerken hiç de düşündüğü kadar bağımsız olmadığını fark eden Aslı. Bunu kanıtlama çabasında olan Aslı&#8217;nın bir otel odasında sevgilisiyle arasında yaşanan gerginlik anı, öykünün merkezidir. Bu gergin anlar sırasında yazar zaman zaman Aslı&#8217;nın kendi dünyasına zaman zaman da Çetin&#8217;in kendi dünyasına döner. Aslı&#8217;nın rüyaları, iş yaşamındaki gergin ortamı; Çetin&#8217;in annesiyle arasındaki iletişim iki karakterin arka planını okuyucuda oluşturur. Aslı&#8217;nın boynundaki kolyenin kopup da etrafa saçılması sırasındaki tasvirler, o anki gerginliği okuyucuya yansıtmakta oldukça başarılıdır: &#8220;Uzanıp o köşede kalmak, boncuğun içine sızmak, ana rahminde kıvrılır gibi kıvrılıp kalmak istiyordu sarı yuvarlağın içinde&#8221; (92).</p>
<p>     Nursel Duruel&#8217;in bu kitaptaki diğer üç öyküsü hem biçim hem de konu ve içerik bakımından diğerlerinden başka bir yerde durmaktadır. Hatta yazarın ikinci kitabı Yazılı Kaya&#8217;daki tarzına daha yakın olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<p>     &#8220;Ölüm Aralarında Kaldı&#8221; adlı öyküsünde daha önce hiç karşılaşmayan ama karşılaşınca birbirinin tanıyan iki kişinin, o karşılaşma anındaki hisleri üzerinden bir metin kurgulanmıştır. &#8220;Yusuf Atılgan&#8217;ın Aylak Adam&#8217;ındaki B. ve C. nin karşılaşma sahnesi olsaydı&#8221; sorusu üzerine yazılmış bir öykü izlenimini bırakmaktadır okuyucuda. İki sevgilinin beraberken yapabileceği şeyleri, olumsuzlama yöntemiyle anlatan Duruel&#8217;in farklı bir teknik kullandığını söylemek mümkündür.</p>
<p>     Dans etmediler hiç. Ama hiçbir türünden. Şöyle geniş bir meydan, bıyıklar burma, etekler kırma, kucaklar geniş mi geniş, sekişler serçe mi serçe&#8230; [...]</p>
<p>    Bir vapura binip gitmediler Girit&#8217;e. Knossos&#8217;u görmediler, Atlantis&#8217;i sormadılar&#8230; [...] Alanlarda insanlar vurulurken el ele değildiler. Birlikte vurulup, birlikte tatmadılar ağır yaraların ılık uyuşukluğunu, sonra keskin acılarını&#8230; (44).</p>
<p>     &#8220;Zaman Aralığında&#8221; öyküsü mektup tekniğiyle yazılmış bir öyküdür. Tabletleri okuyan birine yazılmış bir mektup olarak kurgulanmış, zaman kavramı üzerine felsefik yorumlar ve tanımlamalar içeren bir öyküdür. Duruel öyküde Talat Halman&#8217;ın çevirdiği bir Sümer şiirini de kullanmıştır.</p>
<p>     Kitabın son öyküsü olan &#8220;Yineleme&#8221; ise tamamen diyolaglardan oluşur, okuyucuda şizofren birinin monologu izlenimine de yol açar. Bir konusu yoktur, bulanık bir zihni gözler önüne serer.</p>
<p>     Nursel Duruel bu kitaptaki öykülerini genelde şimdiki zaman üzerinde kurgulamış, kahramanlarını zihinlerinde geçmişe bir yolculuğa göndermiş ve sorgulamaya itmiştir. Mekanları ruhsal gerginliği yansıtmak için bir araç olarak kullanmıştır. Olay akışında mekanların önemli bir rolü yoktur. Genelde ev, iş yeri gibi kapalı mekanları tercih etmiştir. Daha çok ayrıntılara odaklanmıştır. Halıdaki geyik desenleri, koltuğun altına kaçan boncuklar vs.</p>
<p>     Geyikler Annem ve Almanya&#8217;daki öykülere kadın sorunu açısından bakarsak, kadının anne olarak çaresizliğine (&#8221;Geyikler Annem ve Almanya&#8221;daki çocuğunu terk eden anne ve &#8220;Fırıncı Şükriye&#8221;deki oğlu siyasete karışan anne), genç bir kız olarak çaresizliğine (&#8221;03 Nöbeti&#8221;nde vapurdaki erkeklerin sözle tacizlerine maruz kalan Saliha), cinselliğini yaşamaktaki çaresizliğine (&#8221;Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni&#8221; deki Aslı) evli ama mutsuz bir kadın olarak çaresizliğine (&#8221;Nereye&#8221;deki Aytaç) şahit oluruz. Kapana sıkışmıştır kadınlar, son derece mutsuzdurlar, birey olarak var olma çabaları vardır ama bunu eşleri, ailedeki diğer erkekler, hemcinsleri, sokaktakiler yadsırlar. Erkeklerle aynı sofrada içki içmesi yadırganır, vapurda tek başına yolculuk etmesi yadırganır, santralde çalışırken telefonlarla sürekli taciz edilir. Bunlar, sosyal birer gerçekliktir ve Duruel bu sosyal gerçeklik karşısında kadının sürekli daralan yaşam alanı karşısındaki ruhsal çıkmazlarını ve hezeyanlarını anlatır.</p>
<p>     Duruel&#8217;in kalemi için &#8220;doğal&#8221; yorumunu yapmak mümkündür. Zaman zaman üçüncü ağızdan yazar, zaman zaman da bir çocuğun ağzından bir çocuk gibi; bir yaşlının ağzından da bir yaşlı gibi aktarır olayları. Akıcılığı da olayları günlük konuşma dili çerçevesinde anlatmasından kaynaklanmaktadır. Onun üslubunu belirleyen duyguları tasvirinde seçtiği somut kelimelerdir. Soyut hisleri somut nesnelerle tasvir eder. Biçimsel olarak sivrilen bir özgünlük gösterdiği hikayeleri diğer öykü kitabı olan Yazılı Kaya&#8217;da yer almaktadır.</p>
<p>     Necip Tosun, Duruel için öykülerinde &#8220;anne bakış açısı&#8221;nı kullandığını belirtmiştir. Bunu kadınsı bir bakış, kadınsı bir duyarlılık diye genellemek daha doğru olur. Anne merhametini ve duygusallığını hissettiren öykülerinin yanı sıra; cinsellik, iş yaşamında kadın olarak var olma savaşı, toplumda ve ailede kadın olarak yaşayabilme savaşı gibi konularında daha çok mutsuz ama yine de mücadeleci bir kadını yansıtır.</p>
<p>     Bu öyküler elbette bir erkek tarafından da bu kadar başarılı anlatılabilirdi fakat duygular bu kadar birebir somutlamalarla tasvirlenemez, daha yalın ve yavan benzetmelerden ibaret kalırdı. Kadın olmanın hissedilmeden yazılması ile yaşanarak yazılmasının farklı olduğu gerçeği yadsınamaz, hele de Duruel&#8217;in &#8220;Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni&#8221; öyküsünden sonra.</p>
<p>     Hikayelerin özellikle içselliğiyle beni çok etkilediğini söyleyebilirim. Toplumsal sorunların değil de bu sorunlar içinde kalan insanların anlatılması bence öykülerin edebi değerini ortaya koyan özelliği. Mesaj kaygısı içermemesi, sadece anlatması sebebiyle; okuyucuya da sadece dinlemek ve burukça gülümsemek kalıyor. Duruel&#8217;in somutlamalarını hayran olunacak kadar başarılı buldum, edebiyatın duru halini yansıttığını düşünüyorum.</p>
<p>     Geyikler Annem ve Almanya&#8217;yı olaydan çok hislere önem veren, bir öyküden beklentisi hareket ve heyecandan çok içlenmek olan herkese tavsiye edebilirim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/oykunun-duru-kalemi-nursel-duruel.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYTMATOV ANLATILARINDA ÖTEKİLEŞME SORUNU VE DÖNÜŞ İZLEKLERİ</title>
		<link>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/aytmatov-anlatilarinda-otekilesme-sorunu-ve-donus-izlekleri.html</link>
		<comments>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/aytmatov-anlatilarinda-otekilesme-sorunu-ve-donus-izlekleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 23:28:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[aytmatov]]></category>
		<category><![CDATA[cengiz aytmatov]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.zaruret.com/?p=401</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Eserlerimle ilgili pek çok eleştiri yapıldı bana göre her
İnsan algılamasına göre okur. Bazıları yüzeysel olarak
okuyor. İnsanın ötekileşmesi ve kendine dönmesi çok zor
felsefi bir mesele. Dr. Korkmaz&#8217;ın okumaları beni sevindirdi;
Enerjimi fazlalaştırdı, kamçıladı. Benim eserlerimde söylemek
İstediklerimi çok iyi anlamış ve dile getirmiş&#8221; (Cengiz Aytmatov)
Sanat, insanın varoluşsal kaygılarını bir disiplin eşliğinde yorumlama ve nesneler dünyasını bilinç potasında eriterek  <a href="http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/aytmatov-anlatilarinda-otekilesme-sorunu-ve-donus-izlekleri.html" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Eserlerimle ilgili pek çok eleştiri yapıldı bana göre her</p>
<p>İnsan algılamasına göre okur. Bazıları yüzeysel olarak</p>
<p>okuyor. İnsanın ötekileşmesi ve kendine dönmesi çok zor</p>
<p>felsefi bir mesele. Dr. Korkmaz&#8217;ın okumaları beni sevindirdi;</p>
<p>Enerjimi fazlalaştırdı, kamçıladı. Benim eserlerimde söylemek</p>
<p>İstediklerimi çok iyi anlamış ve dile getirmiş&#8221; (Cengiz Aytmatov)</p>
<p>Sanat, insanın varoluşsal kaygılarını bir disiplin eşliğinde yorumlama ve nesneler dünyasını bilinç potasında eriterek onlara yeniden form kazandırma biçimidir. Bu süreç, insanları sürü olmaktan çıkararak onlara &#8220;kendi olma&#8221; imkân ve fırsatını verir. Böylece &#8220;sanatçı, varoluşsal yitimine sürü halinde koşan kalabalıkların yaşama refleksi haline gelerek&#8221;(s.11) dünyayı yeniden açımlar/yorumlar.</p>
<p>2008 yılında yitirdiğimiz ünlü Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov, eserlerinde insanın &#8220;kendi olma&#8221; süreç ve serüvenleri, ötekileş(tir)menin perspektifiyle ele almaktadır. Prof. Dr. Ramazan KORKMAZ da &#8220;Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri&#8221; adlı çalışmasında, Aytmatov anlatılarını evrensel bağlamda ele alarak bütün insanlığın &#8220;kendi&#8221; ve &#8220;öteki olma&#8221; süreç ve sorunlarını irdeler. &#8220;Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri&#8221; adlı eser göstergebilim, hermeneutik, tarihsel eleştiri ve arketipsel eleştiri gibi okuma biçimleriyle desteklenerek, Aytmatov anlatılarındaki simgesel/imgesel değerler, kişi, mekân ve zaman ilişkileri bakımından yeniden yorumlanır. Böylece Aytmatov anlatılarının izleksel yapısı (ötekileşme ve dönüş/diriliş izlekleri) ve sanatçının kişisel miti okuyucuya sunulur.</p>
<p>&#8220;Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri&#8221; adlı çalışmanın ilk baskısı, Türksoy Yayınları&#8217;nca yapılırken ikinci baskısı ise, 2008&#8242;de Grafiker Yayınları tarafından yapıldı. Eser, yapılan bu ikinci baskıyla farklı bir görüntüye ve içeriğe kavuşmuş oldu. Yeni kapak tasarımı ve eserin sonuna eklenen fotoğraf albümü, çalışmaya gerçek ve zengin bir kimlik kazandırmıştır.</p>
<p>Eser &#8220;Ön Söz&#8221; (s.11-12) ile başlar. &#8220;Ön Söz&#8221;de sanat, sanatçı, edebî eser ve Aytmatov&#8217;un anlatıları, sanatkârın edebî ve şahsî miti hakkında genel bilgi verilir. Eserin ikinci baskısının &#8220;Ön Söz&#8221;ünde (s.13) ise Cengiz Aytmatov&#8217;un ölümünden duyulan büyük üzüntü dile getirilir. &#8220;80. yaşını kutlamaya hazırlandığımız bir sırada Aytmatov, ölümün büyük ve sessiz ülkesine göçtü. Dokuz yaşından beri, ateşin özlemlerle yollarını beklediği babası Törekul Aytmatov&#8217;a, Anabeyt mezarlığında ancak 80 yaşında kavuşabildi&#8230;&#8221; (s.13) diyen Korkmaz, Cengiz Aytmatov&#8217;un ebediyete kavuşmasıyla aslında kendine/kendi değerler dünyasına döndüğünü ifade eder. Çünkü her ölüm, aslında bir kendine dönüştür.</p>
<p>Çalışmanın Birinci Bölüm&#8217;ü, &#8220;Ötekileşme Sorunu ve Anlamın Yitim Yerleri&#8221; (s.17-110) ana başlığını taşır. Korkmaz bu bölümde; &#8220;Ben&#8221; ve &#8220;Öteki&#8221;, &#8220;ötekileş(tir)me&#8221;, ve &#8220;öteki&#8221; gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi felsefi boyutta ele alır. &#8220;Öteki-öteki&#8221;, kişinin kendi &#8220;Ben&#8221;inin sınırlarını belirlemesi ve kişinin kendisini keşfetmesi gibi özelikleriyle olumlu bir değer, &#8220;Ben&#8221;in otantik varlığını sınırladığı ve onu kendine dönüştürüp yok edip soysuzlaştırdığı için de olumsuz bir değer yüklendiğini belirtilir. Aynı zamanda &#8220;Öteki&#8221; ile &#8220;Ben&#8221; arasındaki ilişkinin gerekli olduğu ancak belirli bir sınırı aşmama, birinin diğerini tamamen etkisi altına almaması koşuluna bağlı olduğu vurgulanır. Korkmaz, &#8220;‘Öteki&#8217; kavramı ile ‘ötekileşme&#8217; ve ‘ötekileştirme&#8217; kavramları arasında derin niteliksel ayrımlar vardır. Birincide, farklı iki görüngünün bakış açısına göre birisi, hem &#8220;ben&#8221; hem de &#8220;öteki&#8221; konumlarını kendi içinde barındıran özdür. İkinci de ise, ‘Ben&#8217;in kendi varlık alanını ihlal ve iğfal göndergeli bir yöntemle genişletme çabası sezilir.&#8221; (s.17) diyerek bu kavramların birbiriyle olan bağlantısını irdeler.</p>
<p>&#8220;Ötekileşme Sorunu ve Anlamın Yitim Yerleri&#8221; ana başlığı; &#8220;Saptırılan kutsallık, yapay cennet ve tanrı kurguları&#8221; (s.19-29), &#8220;Tahrip edilen bellek mekânları&#8221; (s.30-70), ve &#8220;İnsanlığın üç büyük tuzağı&#8221; (s. 88-110) alt başlıklarıyla derinlemesine incelenir.</p>
<p>&#8220;Saptırılan kutsallık, yapay cennet ve tanrı kurguları&#8221; adlı alt başlıkta insanı var eden değerlerin kutsallığının yitirtirilerek ötekiye dönüşmesi ele alınır. Kutsallığı ve değeri yitirilen dinsel ve kültürel değerler, kendileriyle beraber ona tabi olan milletin de yazgısını öteki kıldığı vurgulanır. Korkmaz&#8217;a göre geleneğin taşıyıcı gücü, saptırılan kutsallıklarla ataların ruhunu yok sayar ve geçmişiyle bağlarını koparır. Bunun sebebi olarak da insanların siyasî gücü elinde bulunduranlara tabi olarak onların yarattığı sloganik yapay cennet ve tanrılara inanması gösterilir. Korkmaz, &#8220;İnsanlıkla ilgili ileri sürülen baskın uygarlık ülküleri, yaşamı onaylayan derin köklü düşüncelerden esinlenmek yerine, pratik yararı öne çıkaran köksüz dağınık idealler ve verimsiz uygulamalardan beslendiği sürece ilerleyen uygarlığın intiharı kaçınılmazdır.&#8221; (s. 22) diyerek bu sürecin sebep ve sonuçlarını ortaya koyar.</p>
<p>Eserin &#8220;Tahrip edilen bellek mekânları&#8221; (s.30-88) adlı ikinci alt başlığında ise kimliğin/ruhun oturma mekânlarına yapılan bilinçli saldırılar ve bu bellek mekânlarının tahrip edilme süreç ve yöntemleri ele alınır. Korkmaz&#8217;a göre insanın, kendini çevreleyen/kapsayan şeyler dünyasına yitip gitmemesi için ona tarihselliğini kazandıran bellek mekânlarına tutunması ve orada kurduğu kendilik bilinci ile hem uzamsal boyutta hem de zamansal boyutta toplumsal geçmişiyle bağlantıya geçmesi gerekmektedir (s.31). Bu açıdan bellek mekânları, anlatı kişilerinin/insanların dolayısıyla bir milletin varoluş kodlarını barındıran gizli hazinelerdir. Çalışmada &#8220;Tahrip edilen bellek mekânları&#8221; dört başlık altında irdelenir. Bunlardan birincisi &#8220;Deneyimsel/mimetik bellek&#8221;, (s.31-40) adını taşır. &#8220;Deneyimsel bellek&#8221; sayesinde insanın, farkına varmadan görevler üstlendiğini, tarihsel alanlarla karşılaştığını ve toplumun özüne karıştığını dile getiren Prof. Dr. Ramazan Korkmaz, &#8220;Deneyimsel belleğin tahrip edildiği sosyal ortamlarda, birey &#8220;ontolojik güvenlik&#8221; referanslarını yitirdiğini&#8221; (s.39) kendini yalıtılmış, huzursuz ve güvensiz hissettiğini belirtir. 2). &#8220;Nesneler belleği&#8221;nde (s.40-53) ise evrenin gizli bir ruhu olduğunu, bu ruhun dünyadaki bütün varlıklara sindiğini belirtilir. Doğadaki her nesnenin bir ruhu, belleği olduğunu belirten Korkmaz, insana ait rüyanın nesnelere sindiğini de söyler. Aytmatov anlatılarındaki nesneler, ruhu ve yüzüyle geçmişin bilgi, beceri ve deneyimlerini içerdiğini belirtilerek Aral Gölü, Toprak, Nayman Ana Gömütlüğü, gibi bellek nesnelerinin ait oldukları milletin geçmişini barındırdıkları ifade edilir. 3). &#8220;İletişim belleği&#8221;nde (s.53-70), evrenin bilinci olan insanın iletişim ağındaki yeri ortaya konur ve insanın, etrafındaki canlılarla iletişime geçen tek canlı olduğunu belirtir. Korkmaz bu durumu; &#8220;insanın kendisiyle ve evrenle kurduğu ilişkilerde geliştirmeye çalıştığı anlam dizgeleri, evrenin yüzüne sinen yitik cennetin yeniden keşfedilmesi, yeniden fethedilmesi hatta yeniden yaratılma süreçlerinden oluşur.&#8221; (s.54) diyerek açıklar. Ancak ne var ki yazara göre insan, bütün yaratıcı gücüne rağmen kendini tahrip/yok edecek özü/gücü de içinde taşır. 4).&#8221;Kültürel bellek&#8221;te (s.70-88) ise insanlığın geçmişten günümüze taşıdığı kendilik değerlerini efsane, destan ve masala dönüştürülerek bellek mekânlarında saklandığı belirten Korkmaz, Aytmatov anlatılarında kültürel bellek mekânlarının işgal edilmesi ve silinmesiyle ötekileşmenin başladığını ifade eder.</p>
<p>Çalışmanın Birinci Bölüm&#8217;ünün son alt başlığı, &#8220;Kutsallığın üç büyük tuzağı&#8221; (s.88-110) adını taşır. Korkmaz bu bölümü; &#8220;Kitlesel terör; savaş&#8221; (s.85-92), &#8220;Yüceltilen yalıtım; ideolojik ve dinsel koşullanma&#8221; (s. 92-99) ve &#8220;Ölümcül kaçış; içki ve uyuşturucu&#8221; (s.100-104) başlıkları altında inceler. Burada insana yönelik yapılan mankurtlaş(tır)ma işlemi, bilincin silinmesi yöntemlerinin isim farklılığına rağmen zamanla değişmediğini vurgular.</p>
<p>Eserin İkinci Bölüm&#8217;ü, &#8220;Kendine dönüş yolları&#8221; (s.111-197) ana başlığını taşır. Bu bölüm kendi içerisinde; &#8220;Eleştirici ve dönüştürücü değerler&#8221; (s.113-142) ve &#8220;Kurtuluş imgeleri ve dönüş izlekleri&#8221; (s.142-196) olmak üzere ikiye ayrılır. &#8220;Eleştirici ve dönüştürücü değerler&#8221;, emek, empati, türküler ve aşk gibi alt başlıklar altında ele alınarak Aytmatov anlatılarındaki kendine dönüş yolları felsefi açıdan tahlil edilir. &#8220;Eleştirici ve dönüştürücü değerler&#8221; başlığı altında; &#8220;kurucu&#8221;, &#8220;biçimlendirici&#8221; ve &#8220;oluşturucu&#8221; değerler olarak görülen &#8220;emek ve empati&#8221;, &#8220;türküler&#8221;, ve &#8220;aşk&#8221;ın, insan için nasıl birer tutunma noktası olduğunu, insanın bu yapıcı değerlere tutunarak evrenin kaotik boşluğunda yitip gitmekten nasıl kurtulduğunu vurgular. Korkmaz&#8217;a göre doğurucu, büyütücü ve yaşatıcı özün simgesi olan emek ve empati, her zaman çalışmayı, üretmeyi ve hak etmeyi savunan kişilerin kimliğidir. Çünkü emek, kutsaldır ve her zaman insanî yönü, ülkü değerleri açığa çıkarır: &#8220;Aytmatov ülkü değerleri temsil eden kahramanlarını, genellikle işleriyle tam bütünleşmiş, emeğin mistik misyonerleri olarak takdim eder. Bu mistik misyonerlerin yüzü dünyaya dönüktür ve cenneti dünyada emekleriyle kurmaya çalışmaktadırlar. Onlar ibadet eder gibi trans halinde işledikçe gelişirler ve mutlulukları artar.&#8221; (s.114). Geçmişi şimdiye, şimdiyi de geleceğe taşıyan &#8220;türküler&#8221; ise kendilik değerimizin sese dönüştüğü estetik bir varoluş biçimi, melodi olarak açımlanır. Aytmatov anlatılarında türküler, atalar ruhunun, gelenek ve göreneklerin içine saklandığı sessel bir kın, zamanın akışkanlığı içinde bir tutunma noktası olarak görülür; &#8220;İnsana tarihselliği kazandıran duyumsatan eleştirici niteliğiyle türküler, ontolojik bir varlık alanı haline dönüşürler. Bu varlık alanı, ataların tinselliğini, evrenin bilgisini anlam-sezgi bağlamında büyüterek kişiye kendilik bilinci ve güveni sağlar.&#8221; (s.128). Böylece türkülerin, şimdiki boyutuyla bizi, geçmiş boyutuyla da ataların ruhunu sese dönüşerek bizi dolayısıyla insanı/lığı ebedî kıldığı belirtilir. İnsanı başka bir insana, doğaya ve Tanrı&#8217;ya taşıyan aşk ise; insanı açımlayan, çoğaltan, sonsuzluk ve özgürlük kazandıran bir güç olarak işlenir. İnsanın aşk sayesinde geleceğe aktığı, özgürleştiği, güzelleştiği ve kendi iç özgürlüğünü keşfettiği belirtilerek evrensel anlamda aşkın anatomisi ortaya konulur; &#8220;Aytmatov anlatılarında aşk, bütün mesafeleri aşan, insanı manevi öz bakımdan geliştiren ve birbirine taşıyan yüksek bir değerdir.&#8221; (s.141). Bu bakımdan aşk, varoluşun bir gerekliliği ve ön koşulu ve zaman ve mekânın ötesindeki ruhun özgür yitimi, sonsuz varoluşlar ve doğuşlara açılan kutsal bir güç olarak gösterilir.</p>
<p>İkinci Bölüm&#8217;ün &#8220;Kurtuluş imgeleri ve dönüş izlekleri&#8221; (s.142-196) adlı ikinci alt başlığında akıp giden zaman içinde öteki/leştir(i)lme ve &#8220;mankurt/laştır(ıl)ma&#8221;, problemiyle karşı karşıya kalan insanların, bilinçaltındaki temel dönüş izlekleri ve imgelerine tutunarak yeniden &#8220;kendi olma&#8221; süreci ele alınır. Varoluşsal nitelikteki bu temel izlekler; &#8220;İçtenliğin fethi, eve/anneye dönüş&#8221; (s.143-158), &#8220;Kutsal yunak; anadil&#8221; (s.158-164), &#8220;Evrenin bilinci; insana dönüş&#8221; (s.165-176), &#8220;Doğaya dönüş&#8221; (s.176-191) ve &#8220;Tanrıya dönüş&#8221; (s. 191-197) alt başlıklarıyla Aytmatov ait eserlerin temel hypogramik çıkarımı yapılır. Hangi nedenle olursa olsun kendi gerçeğinin dışına düşerek bellek mekânları tahrip edilmiş insanın, bu temel dönüş izleklerine tutunarak kendini yeniden kuracağı/ dirilteceği belirtilir. Ötekinin sesine kulak vererek kendini ötekiye yakın kılan kişilerin ancak içtenliğin mekânı olan &#8220;eve&#8221; tutunarak kendilik değerlerine dönebileceği vurgulanır ve evin, evrenin kaotik boşluğuna sürülen insanın yeryüzünde gerçekleştirmeye çalıştığı yitik cennet olduğu ifade edilir; &#8220;Doğrusu ev çevreyi dünyalaştıran insanın doğa karşısındaki ilk zafer anıtıdır. O, evrenin düzensizliğinden koparılmış bir dünya cennetidir. İçerisinde bütün bireysel ve toplumsal düşlerimizi barındıran gerçek bir kozmostur.&#8221; (s.146). Gerçektir çünkü bütünüyle insanı kapsar ve ona bir anne sıcaklığı sunar. İnsanın ev/anneden koparılmasında ilk kaybın, zararın &#8220;ruhun evi/yuvası&#8221; (s. 158) dil/anadil de olduğu belirtilir. Prof. Dr. Ramazan Korkmaz&#8217;a göre dil bize ruhumuzda bir oturma mekânı/alanı sağlar ve bizim varlık alanlarımızı ortaya koyar. &#8220;Evrenin boşluğuna bırakılan ruh, ilk önce söze tutundu, sonra kendini sözde (kelamda) açarak bir tutunma noktasını bir oturma mekânına dönüştürdü. Böylece dil, ruhun/yuvası, barınağı oldu.&#8221; (s.158). Bilinci silinerek ülkü değerler yitimine uğratılmış, vicdanı körel(til)miş ve mankurtlaş(tırıl)mış insan, geniş anlamda evrenin varoluş espri ve reflekslerinin yok edilmiş, silinmiş bir imgesi olarak ortaya konur. Oysa insanın kendine ve kendi değerlerine dön(üş)erek &#8220;evrenin bilinci&#8221; (s.176)&#8230;&#8221;varoluş esprisinin bütün gizemini içinde barındıran kışkırtıcı bir öne sürüm&#8221; (s.203) olduğu, olması gerektiği belirtilir. &#8220;Doğaya dönüş&#8221; ise &#8220;Kutsal ve gizemli bir güç, ruh olarak ortaya konan doğanın bütün gücüyle insanı bağrına bastığı ifade edilir. Doğanın en son noktada sığınak imgesiyle algılanması, aslında insanın onun bir parçası olduğu derin bir yapıda kavranmasına da bağlı&#8221; olduğu ifade eldir.&#8221; (s. 183). Ancak bu yapıyı kavrayamayan, kendini tahrip edecek olanı içinde taşıyan insan, ötekileşerek varlık misyonunu kaybettiği an doğa ile arasındaki zinciri kopardığı belirtilir ve doğanın bu kopuşa cevabını ise &#8220;suların çekilmesi&#8221;, &#8220;çölleşme&#8221; ve &#8220;intihar&#8221; olarak ortaya koyduğu belirtilir. Yücelik algılamalarının merkez imgesi olarak irdelenen &#8220;Tanrı&#8221; ise, insanı manevi boyutta sonsuzluğa taşıyan bir ülkü değer olarak görülür.</p>
<p>Bir fark edilişler bütünü olarak ortaya konan &#8220;Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri&#8221; adlı çalışma; suların, toprağın, rüzgârın ve ateşin sırrını ödünçleyen bilge kişi Cengiz Aytmatov&#8217;un gelecek kuşaklara sağlıklı bir biçimde aktarılması görevini üstlenir. Yaşamın sonsuz akışı içinde öteki/leşme talihsizliğine uğramış &#8220;Mankurt/mankurtlaştırılmış&#8221; insanların kendi ülkü değerler dünyasını &#8220;Öteki&#8221;nin, ötekileşmiş değerlerinde inşa etmesi &#8220;Ben&#8221; diriliş ve sonsuz açılımlarını yok eder. Bu anlamda Prof. Dr. Ramazan KORKMAZ&#8217;ın çalışması, bir bakıma Aytmatov anlatılarını yeniden okuma veya resimlerdeki negatif verileri tab&#8217;ederek resme dönüştürme çabasıdır. Bu çaba, zaman içindeki insanlık maceramızın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.zaruret.com/genel/edebiyat-genel/aytmatov-anlatilarinda-otekilesme-sorunu-ve-donus-izlekleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
