![]() |
|
|||||||
| Esrarengiz - Sıradışı Olaylar Sıradışı Olaylar, Parapsikolojik, esrarengiz, sıradışı olaylar.. Reenkarnasyon anıları ve daha fazlası içerde. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
![]() Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Odam :)
Yaş: 17
Mesajlar: 1.040
Tecrübe Puanı: 10 ![]() |
YAŞANMIŞ ESRARENGİZ OLAYLAR ÖNSÖZ Her varlık için değişmeyen iki gerçek vardır: Doğmak ve ölmek. Bu kitabın sayfaları arasında okuyacaklarınız ise bu gerçeğin bir adım daha ötesine gidiyor.Yeniden doğduklarını iddia eden kişiler, doğum ile birlikte sahip olduğumuz fiziksel ve zihinsel işaretlerimizi, eğilimlerimizi, yeteneklerimizi ve korkularımızın geçmiş yaşamlarla bağlantılı olduğuna inanıyor ve bütün samimiyetleri ile bunları ifade ediyorlar. Ben de bilinmeyene yolculuk düşüncesiyle yola çıkarak anlatılanları sizlerle paylaşıyorum. Berrin Türkoğlu BİRİNCİ BÖLÜM 1)RUHLAR ÖLMÜYOR... Tarih: 06.05.1995 Yer: İskenderun Olayı Yaşayan: Nebîle T... (Soyadı kendi isteği üzerine gizli tutulmuştur.) Saatler gece yarısına yaklaşmıştı. Telefonum çalmaya başladı. Telefonu açtım. Telefonun öbür ucundan heyecanlı bir sesle irkildim... -Antakya'dan cenaze evinden sizi arıyorum. Beni tanımazsınız. Cevaplayamadığımız çok garip bir olayla karşı karşıyayız. -Sizi dinliyorum buyurun. -Biz üç kardeşiz. Hepimiz evliyiz. Ağabeyim Antakya dışında, kız kardeşimle ben ise Antakya'da oturuyoruz. Dün gece geç saatlerde ağabeyim beni telefonla arayarak, büyük bir telaş içinde annemi sordu. Ses tonu çok ürkütücüydü. Kendisine yedi 7-8 saat önce anneme uğradığımı, yemeği birlikte yediğimizi ve çok iyi olduğunu söyledim. Ancak o bir türlü rahatlayamıyordu. "Nebile, yarım saat önce uykudan annemin sesiyle uyandım. Beni çağırıyordu. Sesi hala beynimin içinde yankılanıyor" dedi. Biraz duraksadıktan sonra, telaşla sözlerine devam etti: "Rüyamda annemin evindeymişim. Pencereyi açıp aşağı baktım. Annemi bahçedeki ağacın altında dururken gördüm. Üzerinde siyah zemin üzerine yeşik yaprakları bulunan kadife bir sabahlık vardı. Pencereyi açtığımı görünce, bana gülerek el salladı. Sanki bir yere gitmek üzereymiş gibi bir hali vardı. Sonra aniden yok oldu. Uyanır uyanmaz derhal annemi aradım. Telefonu uzun uzun çaldırmama rağmen açan olmadı. Hemen annemin yanına git. Galiba bize ihtiyacı var" dedi. Ağabeyimin anlattıklarını duyunca çok şaşırdım. Zira ağabeyimin tarif ettiği sabahlığı, kız kardeşim dikmiş ve o gece anneme vermişti.Ağabeyimin bunu normal olarak bilmesi imkansızdı. Ağabeyime hemen anneme gideceğimi ve kendisini oradan arayacağımı söyleyerek telefonu kapattım. Annemin evine gittiğimde ise, onu bahçedeki ağacın dibinde cansız yatarken gördüm. Yüzünde çok mutlu bir gülümseme,üzerinde ise ağabeyimin tarif ettiği sabahlık vardı. Telepatik bir rüyayla karşı karşıyaydık. Telefondaki bayana bu olayı, üç yıldır oğlunu görmeyen bir annenin, biricik oğluna vedası olarak değerlendirmeleri gerektiğini söyleyip, başsağlığı diledim. O an için yapılabilecek hiçbir şey yoktu. En kısa zamanda yanlarına gideceğimi, böylece daha detaylı konuşabileceğimizi söyleyerek telefonu kapattım. Elbette bu yaşanan olayın mantıksal bir cevabı olmalıydı. Ve bu cevap, ölümün ya da ölüm ötesi bir yaşamın içinde gizliydi. 2) PKK TERÖRÜNÜ ÖNCEDEN HABER VEREN RÜYALAR DA VAR... Tarih: 30.08.1996 Yer: İskenderun Olayı Yaşayan: Beyhan Yayman Kuaförüm Sevda Hanım evimi arayarak, dün gece yanında çalışan kalfası Beyhan'ın evinde garip olayların meydana geldiğini ve bunların benim araştırmalarımla ilgili olabileceğini düşünerek bana anlatmak istediğini söyledi. Hemen geliyorum diyerek evden ayrıldım. Beyhan'ın erkek kardeşi Tunceli'de askerliğini yapıyordu. Gideli 7 ay olmasına rağmen hemen hemen her gün telefonla konuşma şansları vardı. Bir gün önce annesini aradığında oldukça durgundu. Kardeşlerinin çok neşeli olduğunu bilen ablaları oldukça şaşırmışlardı. Ama askerliğin getirdiği mesuliyetten dolayıdır diyerek, bu olayın üstünde pek durmadılar. Aradan bir gün geçti. Sabah kahvaltı sofrasında, o gece gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlarken inanılmaz bir şeyle karşı karşıya geldiler. Her iki abla ve anneleri o gece aynı rüyayı görmüşlerdi. Bu gerçek karşısında içlerini büyük bir ürperti aldı. Çünkü gördükleri rüya askerdeki kardeşleriyle ilgiliydi. Askerdeki kardeşleri rüyalarında sivil kıyafetler giymiş ve ailesine şunları söylüyordu: "Ben görevimi en iyi şekilde yaptım. Artık gidiyorum. Kendinize iyi bakın." Ve maalesef çok kısa bir süre sonra tüm televizyon kanalları haber bültenlerinde; 30 Ağustos Merasimi'nde Tunceli'de gerçekleştirilen hain saldırıdan bahsediyordu.Kendisine hamile süsü veren bir kadın terörist tarafından bombalı bir saldırıda bulunulmuştu. Haber bültenlerinde şehit olan erlerimizin arasında, Yayman Ailesi'nin biricik oğlu Ahmet Yayman'ın da ismi sayılıyordu! 3) EŞİMİN ÖLÜM ANINI KİLOMETRELERCE UZAKTAN GÖRDÜM... Tarih: 09.03.1993 Yer: Erzurum Olayı Yaşayan: Vahide Kaya Erzurum'un Tortum Kazası'nda yaşayan Vahide Hanım'ın yaşadığı bir olay, cevap bulamadığı birçok soruyu da beraberinde getirdi... Vahide Kaya: Bundan 30 - 35 yıl önce kocam Edirne'de askerliğini yapıyordu. Yeni evliydik. 3-4 ay sonra terhis olup gelecekti. Bir gece sabaha karşı kocam Ekrem'in sesiyle uyandım... Ses sanki kafamın içinden geliyordu: "Vahide çok üşüyorum... Dayanamıyorum.... Uyumak istiyorum..." Çok şaşırmış ve korkmuştum. Evdekileri uyandırmak istedim ama yapamadım. Uykum da kaçmıştı. Üstümü giyinip ambara geçtim. Bir şeyler yapmak istiyordum. Tandırı yaktım. Ekmek yapmak için un eliyordum. Aniden elimdeki eleğin içinde kocam Ekrem'i gördüm. Nöbet tutuyordu. Karların içinde kayalık bir tepede gözleri kapalı, başı tüfeğine dayanmış öylece duruyordu. Birden kayıp kayaların üstüne düştü. Ben çığlık attım ve o sıra bayılmışım. Çığlını duyan ev halkı derhal Vahide Hanım'ın yanına geldiler. Vahide Hanım'ı baygın yerde yatarken buldular. Vahide Hanım, kendisine gelince başından geçenleri evdekilere anlattı. Ev halkı Vahide Hanım'a: "Hamile olduğu için karabasan görmüşsündür" diyerek gördüğünü kötüye yormamasını istediler. - O zamanlar haberleşme çok zordu, iki gün sonra askerlik şubesinden köyümüze atla gelen bir çavuş; Ekrem'in nöbet tutarken kazayla kayalara düşüp öldüğünü, cenazesinin köyümüze getirilmesi için paramızın olup olmadığını sordu. Paramız yoksa Edirne'deki askeriye, cenazeyi defnedecekmiş. Bu olayı Vahide Hanım hiçbir zaman unutamadı. Aradan geçen onca yıla rağmen, bir soru hala zihnini meşgul ediyordu: - Ne dersiniz Berrin Hanım, acaba Ekrem'im bana veda mı etmek istemişti ? Aradan geçen bu kadar yıla rağmen hep bunu düşünür dururum.... 4) EŞİMLE DOĞMADAN ÖNCE SÖZLEŞMİŞTİK... Tarih: 12.08.1993 Yer: Alanya Olayı Yaşayan: Deniz Elçin Alanya'daki Banana Oteli'nin rufunda tanıştığım Deniz Elçin, bazı durumlarda rüyaların tüm hayatının yönünü nasıl değiştirebildiğini, oldukça değişik bir hayat hikayesiyle bir çırpıda anlatıverdi. - Ben Deniz Elçin. 34 yaşında evli ve iki çocuk annesiyim.Resim öğretmeniyim.Sıra dışı rüyalarım 13-14 yaşlarındayken başladı: "Yüksek surları olan bir kale yıkıntısının hemen önünde duruyordum. Aşağıdaki manzarayı biraz da korkarak seyrediyordum. Aslında seyrediyorduk demem daha doğru olacak. Çünkü kalabalık bir gruplaydık. Birden arkamda birinin olduğunu hissetim. Döndüğümde ise çok uzun boylu atletik yapılı sarışın bir gencin bana ellerini uzattığını gördüm. Nefesimin kesildiğini hissettim. Zira bu gencin yüzü yoktu. Yüzü ince bir deriyle kaplanmıştı sanki. Büyük bir korkuyla uyandım. Hepimin çocukken pek çok defalarca yaptığı gibi ben de yastığı alıp annemlerin odasına gittim, yanlarına yavaşça kıvrıldım." Aradan geçen 3 - 4 yıl boyunca aynı rüyayı birçok kez tekrar tekrar gördüm. Zaman içerisinde rüyalarıma öyle alışmıştım ki, artık korkup başka odaya geçmeyi düşünmüyordum. Aynı rüyayı yıllarca görmüş olmam bana doğal gelmeye başlamıştı. Rüyayı son gördüğümde bazı gelişmeler oldu. Yine yüzü ince deriyle kaplı olan gencin benim ileride eşim olacağı söylendi. Nereden geldiğini göremediğim ama beynimin içinde yankılanan bir sesti bu! Aradan geçen koskoca bir yıl bana rüyalarımı ve istikbal da ki eşimin görüntüsünü unutturmuştu. Antalya Atatürk Lisesi'ni bitirmiş, İstanbul'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nin çalışkan öğrencileri arasına girmiştim. O yıl sonu okulumuzun sempatik ve sevgi dolu öğretmeni Mustafa Bey 1. sınıf öğrencilerini İstanbul surlarına pikniğe götürmüştü. Güzel bir nisan günü grup halinde, şarkılar söyleyerek tepeye çıktık. O an kalbimin durduğunu sandım. 13 yaşımdan beri sık sık gördüğüm rüyamın tam ortasındaydım... Gruptan ayrılıp surlara doğru yaklaştığımda ise, nefes almakta zorlanıyordum. Arkamda birinin varlığını hissettiğimde ise vücudumun titremesine mani olamadım. Bayılmak üzereydim. İşte tam o anda, bir çift kuvvetli elin belimden tutarak geriye doğru çektiğini fark ettim. Başımı çevirdiğimde ise iri yarı sarışın bir gencin ürkek ifadeyle "İyi misiniz, biraz oturmak ister misiniz?" sorusuyla karşılaştım. Evet Berrin Hanım, yıllarca rüyamda yüzünü göremediğim ve benim ilerdeki eşim olacağı söylenen gencin şu an 12 yıllık eşiyim. Çok mutlu bir evliliğimiz var. Ne yazık ki eşim beni rüyasında hiç görmemiş.Ama olsun, biliyorum ki, daha önceki hayatlarımızdan birinde bu hayat için randevulaşmışız. 5) KAZA GELİYORUM DEDİ... Tarih: 14.04.1994 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Afet Sıla Afet Hanım o sabah babasını kaybetmişti. Diğer iki kardeşi yurtdışında okuduğu için cenazeyi bir gün bekletmesi gerekiyordu. Cenazeyi Yüksek İhtisas Hastanesi'nin morguna kaldırıp annesiyle perişan bir halde eve döndüler. Afet Hanım babasının kaybı nedeniyle çok acı çekiyordu. ama yüreğinde, acının dışında kendisinin de anlayamadığı bir korku ve panik hissi gittikçe artıyordu. Engelliyemediği bir şeyler olacaktı ama nasıl... Gece olduğunda, beyninde çığlık sesleri duymaya başlamıştı. Kimdi bu çığlıkları atan ? Karşı divanda sessizce ağlayan annesine baktı. Onunla konuşamazdı... Birileri ona yardım etmeliydi. Birden aklına Yüksek İhtisas Hastanesi'nde çalışan arkadaşı Nadîye geldi. Hemen onu arayıp çağırmalıydı. Gelirken de yanına sakinleştirici bir ilaç almasını söylemeliydi. Telefona yaklaştığında saatine baktı. Epey geç olmuştu, saat 01:00' di. Bu saatte arkadaşı çoktan yatmış olmalıydı, onu rahatsız etmemeliydi... Zaten hastanedeki bütün işlemleri o yapmış, bütün gün çok yorulmuştu, Nadiş. Tekrar annesinin yanına döndü. Annesi öylesine çökmüş ve yıkılmıştı ki, yanına gidip biraz dinlenmesini istedi. Ama annesi kabul etmedi. Annesini ve annesinin yakın arkadaşlarını odada bırakarak balkona çıktı. Kafasının içinden gelen çığlıkları yine duymaya başladı. Bu sefer çığlıklara, acı firen sesleri ve arabaların çarpmasında çıkardıkları tok sesler de eklenmişti ! Maltepe'deki evinin balkonundan eğilip sokağa baktı. Sokak alabildiğine sakin ve sessizdi. Biraz daha bekledi. Biraz sonra bir taksinin evlerinin önünde durduğunu gördü. Taksinde Yüksek İhtisas Hastanesi'nde çalışan arkadaşı Nadiye Hanım inerek panik içinde koştu. Nadîye Hanım elinde sıkı sıkıya tuttuğu ilaç kutusuyla merdivenleri çıkıyordu. - Afet iyi misin ? Tam yatağa girdim ki beynimin içinde senin bana seslendiğini duydum, dayanamadım geldim. - Sağol Nadiş, sana gerçekten çok ihtiyacım var. Peki bu elindeki ilaç ne ? - Ha o mu ? Sakinleştirici. Taksiye bindikten sonra fark ettim. Bilinçsizce almışım galiba... İki arkadaş, sabaha kadar Afet Hanım'ın sakinleşmesi ve beynindeki çığlıkları duymaması için büyük mücadele verdiler. Sabah saat 08:00 de havaalanına giderek, gelen kardeşlerini karşıladılar. Cenazeyi defnetmek için yola çıktılar. Kardeşlerini gören Afet Hanım biraz sakinleşmişti. Kendisinin kullandığı arabaya binerek havaalanından ayrıldılar. Ağabeyi Serhat önce, kız kardeşi İffet ve arkadaşı Nadiye Hanım arkada oturuyordu. Sıhhiye dönemecinde, hızla gelen bir kamyonet arka kapıya çarptı. Arkada oturan İffet Hanım fren seslerini duyunca şuursuzca kapıyı açıp atlamak istemiş ama çarpma nedeniyle sıkışan ayakları parçalanmıştı. Afet Hanım, başka arabayla hastaneye götürülmek istenen kız kardeşi İffet'in yürek parçalayan acı dolu çığlıklarıyla kendine geldi. İşte tam o anda, dünden beri kafasının içinde dinmek bilmeyen çığlıkların sebebini anlamıştı. İffet Hanım hastaneye getirilir getirilmez acilen ameliyata alındı. Afet ve Nadiye Hanım hastanede ameliyatın sonucu beklediler. Saatlerce hastanede kaldıkları için cenazeye katılamadılar. ... Evet dün geceden beri Afet Hanım'ın kafasının içinde duyduğu çığlıkların,fren seslerinin sebebi ortaya çıkmıştı. Ama böyle bir deneyimin yaşanabildiğinin cevabını kim verebilecekti Afet Hanım'a ? 6) ÖLDÜKTEN SONRA KATİLLERİNİ YAKALATTI ! Tarih: 16.04.1995 Yer: Erzurum Olayı Yaşayan: ............... (Ailenin ismi güvenlik nedeniyle tarafımızdan gizli tutulmuştur.) Erzurum'un tanınmış ailelerinden ...... ailesinin, başından geçen olayı kitabıma alabileceğim ama isim vermeden yazmam gerektiği söylendiğinde hemen kabul ettim. ........ ailesinin başından geçen inanılmaz olay 22 yıl öncesine dayanıyordu. ....... Bey yetişkin 3 erkek çocuk sahibiydi. Bütün servetini ise genç yaşından itibaren namusuyla çalışarak kazanmıştı. Çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamaktı bütün amacı. Ortanca oğlu dışında diğer iki oğlu babasına hep yardımcı olmuş, okudukları şehirlerden üniversitelerini bitirip mezun olduktan sonra, Erzurum'a dönerek babalarının işinin başına geçmişlerdi. Ortanca oğul ise üniversiteyi yarıda bırakarak İstanbul'a yerleşmiş ve ailesiyle ilişkisini kesmişti. Ailenin bütün çabasına rağmen görüşmeyi bile reddetmişti. Aradan sıkıntılı ve özlem dolu bir yıl geçti.... ....... Bey 10 Ocak 1973 tarihinde sabaha karşı garip bir rüya görerek uyandı: "Rüyasında İstanbul'daki oğlu, ondan af diliyor ve veda ediyordu...." Rüyadan çok etkilenen baba, o gün işine gitmeyip, görmüş olduğu rüyanın getirmiş olduğu iç sıkıntısıyla evde telefon beklemeye başladı. Akşama doğru beklediği telefon geldi.... Duydukları karşısında, acıyla olduğu yere çöküp kaldı. İstanbul Emniyet'inden arayan bir yetkili oğlunun öldürülmüş olduğunu, cesedin ise Belgrad Ormanı'nda devriye gezen bir ekip tarafından sabaha karşı bulunduğunu bildiriyordu ! Cenazeyi Erzurum'da defneden aile, acı içinde tekrar İstanbul'a gelerek oğullarının cinayeti hakkında araştırmalar yapmış ancak hiçbir ipucu bulamadan tekrar Erzurum'a dönmüşlerdi. Bir süre sonra ...... Bey'in üzüntüden sağlığı bozulmuş, önemli bir kalp ameliyatı geçirmek üzere aylar sonra tekrar İstanbul'a gelmişti. 6 Ağustos 1973 gecesi; ertesi sabah olacağı ameliyatı ve 8 ay önce öldürülen oğlunu düşünerek hastane odasında uykuya daldı... Rüyasında büyük ve çok güzel bir bahçede rahmetli oğluyla birlikte olduğunu gördü. Oğlu şöyle diyordu: - Babacığım üzülme artık, her şey yoluna giriyor. Ameliyatın inan çok iyi geçecek ve uzun yıllar yaşayacaksın. Benim ölümüme gelince... Her şey kitaplarımın arasındaki anayasa kitabımın içinde bulunan bir kağıtta yazılı... O kağıdı Emniyet'e verin... Heyecandan uyanan baba hemen otele telefon açıp, eşiyle iki oğlunu hastaneye çağırdı. Hastaneye telaşla gelen ailesine rüyasını anlattıktan sonra şunları söyledi: - Bu neticede bir rüya.... Belki bana yapılan sakinleştirici iğnelerin etkisiyle böyle bir rüya gördüm. Belki de gerçeği bilmemizi isteyen oğlumuzun bir yerlerden bize yardımıdır. Bilemiyorum ama her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, birkaç saat sonra ameliyata giriyorum. Sağ çıkmayabilirim. Oğlumuzun anayasa kitabını bulun. Eğer öyle bir kağıda rastlarsanız, aylarca süren ve hepimizin beynini kemiren sorunun cevabını da bulmuş oluruz. Dört saat sonra .... Bey ameliyata girdi. Büyük oğlu ise Erzurum'a gitmek üzere havaalanına doğru yola çıktı. ......... Bey 11 saat süren başarılı bir ameliyattan çıkmış, bu süre içinde de oğlu, anayasa kitabının içindeki tarif edilen kağıdı bulmuştu. Kağıtta rahmetli kardeşinin kendi el yazısı ile yazılan, aralarında kendisinin de bulunduğu İran ile bağlantılı olan uyuşturucu şebekesinin listesi vardı. Altına ise şöyle bir not düşmüştü: - Ayrılmak için çok mücadele verdim. Her seferinde ölümle tehdit edildim. Bana bir şey olursa bu listeyi polise verin ! Acılı aile, İstanbul Narkotik Şubesi'ne bu listeyi vererek hem oğullarının son dileğini yerine getirdiler hem de şebekeyi suç üstü yakalattılar.... 1995 yılında ...... Bey ile görüştüğümde, aradan geçen yıllar kendisini oldukça yaşlandırmıştı. Ancak oğlunun yıllar önce söylediği gerçekleşmiş ve ........ Bey geçirmiş olduğu ameliyattan sonra uzun yıllar yaşamıştı. Bu olay hakkında son olarak ne söylemek istediğini sorduğumda, zorlukla konuşarak şunları söyleyebildi: - Berrin Hanım kızım; tecrübe hayatta doğru yolu gösteren en gerçek öğretmendir.... ....... Ailesi'nin yanından ayrılırken, haberci rüyalarla ilgili ciddi çalışmalar yapılması gerektiğini bir kez daha anlamıştım. Çünkü haberci rüyaların ardında büyük bir sır gizliydi. 7) KÖTÜ BİR HABER BİZİ BEKLİYORDU... Tarih: 03.07.1997 Yer: Bandırma Olayı Yaşayan: Aysun Elibol Aysun Elibol 10 yıl önce yaşadığı bir olayın cevabını yıllardır arayıp durmuş... Peki neydi yıllardır çözemediği bu sır ? İşte olay ve olayın gelişimi... - İki yıllık evli ve büyük kızım Aslı'ya sekiz aylık hamileydim... O sabah uyandığımda hemen saate baktım. Saat 01.15'i gösteriyordu. bir şeylere çok geç kalmıştık. Bir an için, yanımda uyuyan eşime baktım... Ona ne söyleyebilirdim ki? Rüyamda gördüğüm olayların gerçekleşeceğini hissettiğimi söylesem de, bunun mantığını nasıl izah edecektim ? Çaresizdim.... Yavaşça yataktan kalkıp salona geçtim. Rüyayı detaylı olarak düşünmeye başladım... "Eşimin iş yerinde bir telaş vardı. Müdürler,şefler,memurlar odalarından dışarı çıkıp, ofis içinde birilerini arıyorlar ve plan yapıyorlardı. Konuşmalarında ise eşimin iyi ki işe geç kaldığını, bu arada gerekli şeyleri daha rahat hazırlayacaklarını ve vakit kaybetmeden yola çıkabileceğimizi hesaplıyorlardı. Bahçe kapısında ise T.M.O.' nun bir arabası hazırlanmış beni ve eşimi bekliyordu. Saat 09.10'da eşimin ofise gelişini gördükten sonra hemen uyandım, içimi tarif edilemez büyük bir sıkıntı sarmıştı...." Bu nasıl bir rüyaydı anlam veremiyordum... ? Ancak eşimin iş yerinde büyük bir olayın bizi beklediğinden emindim.... Bu sıkıntılı düşüncelere dalmış ve eşimi uyandıramamıştım. Saat 08.45'te eşimi ancak uyandırabildim. İşe geç kaldığını anlayan eşim telaşla hazırlanmaya başladı. Bu arada bende giyinmeye başlamıştım. Hazırlanırken eşim Suat'a belli etmeden el çantama giyecek bir iki parça da koymuştum. Çünkü acilen yola çıkacağımızı, görmüş olduğum rüyamdan dolayı kuvvetle hissediyordum. İkimizin de ailesi, bulunduğumuz yerden oldukça uzaktaydı. Ve aklıma sürekli kötü şeyler geliyordu... Ancak ona hiçbir şey hissettirmemeye özen gösteriyordum. Bu arada benimde hazırlanmakta olduğumu fark etmişti. - Hayrola Aysun sen nereye ? - Suat evde çok sıkıldım. Ben de seninle ofise gelmek istiyorum. Daha sonra çarşıya çıkarım. Lütfen beni de götür. Hem geç kaldın diye müdürün beni görünce sana bir şey söylemez.... Kabul etti. birlikte yola çıktık. Ofisin önüne geldiğimde arabayı rüyamda gördüğüm yerde buldum, içimden bildiğim bütün duaları okuyarak eşimin ikinci kattaki odasına çıktı. Tuhaf bir şeyle karşı karşıya olmak üzere olduğumuzu iyice anladım. Suat'ın mesai arkadaşları üzgün bakışlarla bizi izliyorlardı. Artık rüyadaki gerçeklerle yüz yüze gelmek üzere olduğumu anladım. Kötü bir haber bizi bekliyordu. Saatime baktım tüylerim diken diken oldu.... Aynı rüyamdaki gibi saat tam 09.10'u gösteriyordu.... Eşimin müdürü yanımıza geldi. Büyük bir üzüntü ve sıkıntıyla konuşmaya başladığında eşimin eline sıkıca sarılıp dinlemeye başladım.... Aklıma sadece tek bir şey vardı. "Acaba hangimizin ailesine bir şey olmuştu ?" Evet Berrin Hanım.... Eşim İzmir-Bursa Karayolu'nda geçirdikleri kazada; annesini,babasını ve ağabeyini kaybetmişti... Bizi bekleyen arabayla derhal yola çıktık.... Aynen rüyamda gördüğüm gibi.... Normal yollarla açıklanamayacak ve klasik yorumlarla içinden çıkılması mümkün olmayan bir olayla karşı karşıya gelmiştim. Aradığım cevaplar, bu yaşanan sıra dışı olayların içinde gizliydi.... Bundan emindim.... 8) HER ŞEYİN BİTTİĞİ VE TÜKENDİĞİ SANILAN BİR ANDA.... Tarih: 16.01.1996 Yer: Mersin Olayı Yaşayan: Feride Ünsal - Bazen öyle günlerimiz olur ki, sabah erkenden kalkar, o günün özel bir gün olacağını hissederiz. Sebebini bilmeyiz ama garip bir mutluluk hissiyle güne başlarız.... Üstelik en inanılmaz sıkıntıların ortasında yaşadığımız bir dönem de olsa.... Mersin - Alanya arasındaki bir otobüs yolculuğunda tanıştığım Feride Hanım yaşadığı bazı normal ötesi olayları anlatırken sözlerine bu cümlelerle başlamıştı... Feride Hanım'ı dinlemeye devam edelim.... - 19 Eylül 1975 yılında, ailece felaketlerin tam ortasında bulmuştuk kendimizi. Öyle ki, her yeni başlayan günden korkar olmuştuk. Bugün ne olacak, hangi felaket gelip bizi bulacak düşüncesi ve paniği ile yaşıyorduk. Haksızda sayılmazdık. 3 ay ara ile anne-babamı kaybetmiş, emekli maaşımın bağlanması uzadıkça uzamış, ev sahibimiz evi satmış, çok uzak bir akrabamın evine birkaç parça eşya ve iki kız kardeşimle birlikte sığınmıştık.... Başımıza gelenler bunlarla kısıtlı değildi.... Ciğerlerinden rahatsız olan küçük kız kardeşimin, devamsızlık nedeniyle çok sevdiği okulundan kaydı silinmişti. Kendisinin ciddi bir tedavi görmesi için, bir an önce hastaneye yatması gerekiyordu. Ancak maddi imkansızlıklar bunu da engelliyordu. Dayanacak gücümüz kalmamıştı.... O gece daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu düşündük. Sabah Taşıtçıma gidip, el ele tutuşup, denize atlayıp anne ve babamıza kavuşmanın en kısa ve en doğru yol olduğuna karar verdik. Ve birbirimize sarılarak uyuduk... Sabaha karşı rüyamda babamı gördüm. babam sevgi dolu bir sesle ve büyük bir kararlılıkla şöyle diyordu: - Feride seni ve kız kardeşlerini çok güzel günler bekliyor. Biraz daha dayanın ve Ankara'ya gidin... Heyecanla uyandım. Babamı görmek ve onun sesini duymak, bana öylesine huzur ve güven vermişti ki... Peki ya Ankara ? Kim vardı Ankara'da ? Nasıl gidecektik ? Küçük kız kardeşim ve hastaydı ve yarın okullar açılıyordu.... Ankara'da bizi ne bekliyordu? Kardeşim liseye tekrar başlayabilecek miydi ? Her şey o kadar imkansız görünüyordu ki.... Birden aklıma babamın hep bahsettiği askerlik arkadaşı Kayserili Saim Kaya geldi. Ondan hep can kardeşim diye bahsederdi. Olabilir miydi böyle bir mucize ? Hemen kız kardeşlerimi uyandırdım.... Sabah birlikte ölüme gitmeyi planladıkları kız kardeşlerine gece gördüğü rüyayı anlattı. Kaybedecekleri pek bir şey yoktu. Son bir kez şanslarını denemeye karar verdiler. - Ankara'ya gitmek istediğimizi söylediğimizde yanlarında kaldığımızda uzak akrabalarımız nedenini bile sormadan bizi Ankara'ya giden otobüse bindirdiler... Meçhul bir akıbete doğru yola çıkmıştık.... Benim içimde ise, o güzel 17 Eylül sabahının özel bir gün olduğunu ve bütün sıkıntıların sona ereceğini hissettiren garip bir duydu vardı. İşte, içimdeki bu sesi peşinden gidiyorduk. Bu bizim belki de son şansımızdı.... Terminalde indiklerinde ne paraları, ne de Ankara'da gidebilecekleri bir yerleri vardı... Sadece babalarından duydukları bir isimden başka.... - Bilinmeyen numaralardan gazeteci Saim Kaya'nın numarasını bulduk. Olanları kendisine anlattık. Yanına gelmek istediğimizi bildirdik. Bize nasıl yaklaşacağını merakla bekliyorduk.... Bizi garda karşılayan o melek insan, 3 genç kızın hayata tekrar merhaba deyişinin tek mimarıdır. Aradan 21 yıl geçti. Hepimizi iyi kötü birer meslek sahibi anneleriz.... Ne zaman otobüs terminaline gelsem; bilinmeye doğru çıktığımız o ürkek halimizi hatırlarım.... Evet, hayat bir sınavsa, o sınavı başarıyla geçtiğimize inanıyorum.... Şüphesiz ki, bu sınavı başarıyla verebilmelerinde en büyük pay sahibi, yıllar önce ölen babalarıydı. Öte âlemden rüya kanalıyla ilettiği o mesaj, kızlarının bitmek üzere olan umutlarını güçlendirmiş ve onları yeniden yaşama bağlamıştı. 9) YILLAR SONRA ORTAYA ÇIKAN BÜYÜK SIR Tarih: 13.04.1992 Yer: İskenderun Olayı Yaşayan: Fevziye Gürdal Aynı mahallede yaşadığımız Fevziye teyzenin sabah 07:00'de bahçemizde oturduğunu görünce çok şaşırmıştım... Pencereyi açtığımda o da beni gördü. Yüzünde inanılmaz bir korku ifadesi vardı. Eliyle aşağıya inmemi işaret ederken, yüzündeki ifade adeta yalvarır gibiydi. Hemen giyinip bahçeye indim. Bir şeyler içip kendisine gelmesi için ısrar ettiysem de Fevziye teyzeyi razı edemedim. Hemen konuya girmek istiyordu... - Bana yardım et kızım! Aklımı kaçırmak istemiyorum.... Durumun oldukça ciddi olduğunu anlamıştım. Derhal olanları anlatmasını istedim.... - 1 aydır her gece aynı rüyayı görüyorum. Gökyüzü ikiye ayrılıyor. Bizim bey gökyüzüne doğru uçuyor ama benim yüzüme bakamıyor. Çok utanıyor ve hep şu cümleyi tekrarlıyor: " Beni affet Fevziye..... Bir hataydı.... Ben bu beladan kurtulamadım.... Sen doğru olanı yap." Bu sabaha karşı da aynı rüyayla uyandım. Yüreğim yanıyor. Bizim beye bir şey olacak. Berrin kızım sen böyle şeylerin araştırmasını yapıyorsun, ne olur yardım et .... Nedir bu gördüklerim ? Durum gerçekten de çok ciddiydi... Biraz düşündüm... Bu rüyaların bir aydır devam etmesi "haberci rüya" olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. Ve maalesef kötü bir şekilde sonuçlanacak bir olayı haber veriyordu. Ama nasıl hazırlamalıydım bu yaşlı ve bitkin hanımı, bu kötü habere.... Aklıma gelen ve en az yaralayabileceğim açıklama, işlerinin bozulacağı oldu. "İşleriniz biraz bozulacak ama siz eşinize destek olup yeniden her şeyi toplayacaksınız" dedim. Kahvelerimiz bittiğinde Fevziye Teyze ayrılmak için izin istedi. "İnşallah senin dediğin gibi olur ama benim içimde daha kötü duygular var kızım" diyerek yanımdan ayrıldı. Bu olaydan sonra Fevziye Teyzeyle karşılaşmamak için büyük çaba harcadım. Çok gariptir ki, rüyalardan bende etkilenmiştim. Fevziye Teyzenin ve eşinin başına kötü bir şey gelmemesi için sürekli dua ediyordum... Ne yazık ki Fevziye teyzenin eşi Hakkı Bey, 15 gün sonra aniden vefat etti. Hakkı Bey o sabah çoraplarını giymek için oturduğu koltuktan bir daha kalkamadı. Kalp krizi geçirerek aramızdan ayrılmıştı. Bir ay boyunca Fevziye Teyzeyi yalnız bırakmamaya çalıştım. Her yalnız kalışımızda ise: " Rüyamdakilerden eksik kısımlar var. Daha bitmedi kızım" diyerek acı çekiyordu. Beklenen olay Hakkı Bey'in 50 mevlidinde yaşandı... İstanbul'dan yanında 12 yaşlarında bir erkek çocukla gelen orta yaşlı kadının anlattıkları eksik kalan zincirin halkalarını tamamlıyordu: - Hakkı Bey ile 13 yıl önce tanıştım. mal almak için İstanbul'a gelmişti. Gece çalıştığım pavyona geldi. O gece saatlerce konuştuk. Farklı bir yakınlaşmaydı. Bu bir iki ay devam eden arkadaşlıktan sonra Hakkı Bey beni işten çıkartarak ev açtı. bir yıl sonra oğlum doğdu. Oğlumuzun doğumundan 5-6 ay sonra ise Hakkı Bey bunun bir hata olduğunu söyleyerek bu ilişkiyi bitirdi. Ama her ay bana ve oğlumuza yüklü miktarda para göndermekten hiç vazgeçmedi. Bu çocuk Hakkı Bey'in öz oğludur. Ben o hayata dönmek zorundayım. Bu çocuğa artık bakamam. Onu siz daha iyi yetiştirirsiniz... Bu sözlerden sonra yaşlı gözlerle, çocuğu bırakarak yanımızdan ayrıldı. Evet, sevgili okuyucular... Hakkı amcanın da defalarca rüyada söylediği gibi, Fevziye teyze bütün acısını kalbine gömerek çocuğu evladı olarak kabul etti ve rüyada kendisine söylenen doğruyu yerine getirdi.... 10) ÖLÜMÜN YENİ BİR BAŞLANGIÇ OLDUĞUNU BİLİYORUM... Tarih: 18.09.1989 Yer: İstanbul Olayı Yaşayan: Selim Aytaç " Ölüm ötesi ve rüyalar... Bunlar benim için gerçeğin ta kendisi...." Bu sözlerle başından geçenleri anlatmaya başlayan Selim Bey on yıl önce kendisinin kullandığı arabayla ağır bir kaza geçirmiş ve eşini kaybetmişti. Bundan sonrasını kendi ağzından dinliyoruz...: - Enerjik, yaşam dolu; canımdan çok sevdiğim eşim kollarımın arasında ölmüştü. Ölümü izleyen aylar boyunca acının ve isyanın tepkisi beynimde yıkıcı bir karabasan gibiydi. Asla dünya iyisi eşimin kaybını kabullenemiyordum. Neden Biz ? Uzmanlar tarafından kabul etme seansları da düşüncelerimi değiştirememişti. Hızla düşüşe geçmiştim, iş hayatım ve sosyal hayatımı kaybetmek üzereydim. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. O gece Allah'a beni de eşimin yanına alması için yalvardım. Bu düşüncelerle uyuya kalmışım.... Rüyamda eşimi gördüm. Çok sıkıntılıydı. - Selim ölmeme izin ver, buradaki yaşamıma başlayabilmek için bana ilettiğin acıdan kurtulman lazım. Bana dualarınla yardımcı olmalısın. Oysa sen acılarını bana ileterek benim buradaki yolumu engelliyorsun. Eşimin benle konuşması dünyadaki gibi değildi. Konuşmuyordu ama ben söylediklerini arılayabiliyordum. Garip bir anlaşma şekliydi. Onu çok merak ettiğimi düşündüğümde, cevap yine düşünce yoluyla geldi. " Bunu senin bundan sonraki hayatının yoluna girmesi için yapıyorum. Buradaki yaşantıyı sana göstermeliyim. Benimle gel " dedi Ve daha sonra yürümeye başladı. O anda eşimin arkasındaki boşluk ya da büyük duvar açıldı. Boşlukta parıldayan altın renkli büyük bir enerji küresine doğru süzülmeye başladık. Kürenin içine geçtiğimizde tıpkı bu dünyada olduğu gibi bir ortamla karşı karşıya geldik. Bir tek fark vardı. Buradaki insanların ya da varlıkların bedenlerinde birbirinden farklı ışıklar ve renkler vardı. Bu da o varlığın yükseklik derecesini anlatıyordu. Bütün bu bilgiler ise sanki beynime hızla akıyordu. Her varlığın dünyada ihtiyacı olan yaşam deneyimini yaşamsı şarttı. Büyük merdivenlerden onlarca insanın büyük bir ovaya indiğini gördüm. Her yaşta, her cinsteki bu insanların dünya yaşamlarını izlemek için gelen ölmüş kişiler olduğunu algıladım. Ben, eşimle birlikte bu merdivenlerden aşağıya inemeyeceğimi de anladım.Bu alanın dünyada yaptığımız her şeyin gösterildiği "eylem alanı" olduğu yine bana düşünce yoluyla aktarıldı. Eşimin o merdivenlerden inebilmesi için benim onun enerjisinden ayrılmam gerekiyordu. Orada bulunduğum süre içinde bana anlatılmak istenen en önemli şey ise; " Ölümün doğumdan farklı bir şey olmadığıydı." Sanki dünyada doğmak bu âlemden ayrılmak, dünyada ölmek ise bu âlemde doğmaktı..... Ayrıca fark ettiğim bir başka husus da, bu işlemin başka bedenlerde tekrar tekrar devam edeceğiydi... Eşimle vedalaşma zamanımın geldiğini anlamıştım.... İki yıldır onun gitmesi gereken yoluna engel olmuştum. Eşime doğru döndüğümde onun vücudunda da yavaş yavaş oluşan parlaklığı görmeye başladım. tıpkı evlendiğimiz günkü gibi genç ve güzel olduğunu da fark ettim. Eşim bana doğru yaklaşırken, ikimizin arasında iki görüntü belirdi. Görüntünün ilki, yıllardır evimizin salonunu süsleyen uzun yapraklı yeşil süs bitkisiydi. Bitkinin saksına elini sokan eşim, elini çektiğinde aynı bitkinin yanında beyaz yapraklı 4-5 cm büyüklüğünde minicik bir fidan belirdi, ikinci görüntü ise şimdiki ikinci eşimin görüntüsüydü! Selim Bey sabah uyanınca görmüş olduğu bu rüyadan çok etkilenmiş ve eşiyle ilgili üzüntü dolu düşüncelerini terk etmesi gerektiğini anlamıştı. aradan kısa bir süre sonra evde ilginç bir şey oldu.... Salondaki yeşil yapraklı bitkilerinin yanından beyaz yapraklı bir fidan belirdi.....! Aynen rüyasında gördüğü gibi.... - 8 yıldır her salona girişimde aynı saksıda beyaz yapraklı çiçeğe bakarak, o eylem vadisine dönüşüm için ne kadar sürem kaldı diye düşünürüm. Ölümün yenir başlangıç olduğunu bildiğim için huzurlu bir bekleyiş içindeyim.... 11) IŞIKLI VARLIKLARIN ARASINDAN GELEN BİR KIZ ÇOCUĞU BANA YAKLAŞIYORDU.... Tarih: 18.05.1983 Yer: Sivas Olayı Yaşayan: Ertan Över - Uçuk kaçık bir insan olduğum düşünülmesin diye yıllarca sessiz kaldım. 30'lu yaşlarımda başımdan geçen bir olay, bana ve hayata bakış açıma büyük değişiklik getirdi. - Hayat sonsuz bir akışsa, açıklanması mümkün olmayan bazı kuvvetlerin geleceğe ilişkin yardımlarının olduğunu ben artık çok iyi biliyorum... Evet... Bu sözlerle başlamıştı Ertan Bey başından geçenleri anlatmaya... Ve daha sonra olayı en başından alarak sözlerine şöyle devam etti: - Eşim hamile olduğunu söyleyince, dördüncü çocuğa bakabilecek maddi durumumuzun olmayışı nedeniyle bebeği aldırmaya karar verdik. O yıllarda kürtaj yasağı vardı. Çaresiz bir bekleyiş içinde 15 gün daha geçmiş, bebek iki aylık olmuştu. Eş dost yardımıyla Erzincan'da bir doktor bularak kürtaj için randevu almıştık. Sabah erkenden yola çıkmak üzere yattık. O gece rüyamda sarı saçlı,mavi gözlü bir kız çocuğunun bana gelerek: "O doktora gitseniz de kürtaj olayı gerçekleşmeyecek çünkü doktor geçirdiği kaza nedeniyle alçılar içinde yatıyor. Başka doktoru düşünmeyin, benim sizin yanınızda doğmam için sebeplerim var. sana göstereceğim şeyleri sakın unutma" dedi. Ve bir ışık kümesine doğru yürüdü. Arkasından yürürken kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, gökyüzünde inanılmaz güzel ve ışıklarla "Bismillâhîrrahmânirrâhim" yazdığını gördüm. O kümenin içine girmem gerektiğini anladığımda ise kendimi ışıklı bir topun içinden geçerken buldum. Gördüğüm manzara kelimelerle anlatılabilecek gibi değildi. Anlayabildiğim tek şey burasının bir ışık dünyası olduğuydu. Her yerden güzel bir müzik eşliğinde ışıklar geliyordu. Sanki her taraf huzur veren bir ışıkla boyanmıştı. Göz almayan, gölgesi olmayan bir ışık dünyasıydı. Düşüncelerimden kıvılcımlar çıktığını görüyordum. Çıkan kıvılcımlar renkli ışıklar haline ışık dünyasına katılıyordu. Birden çok ışıklı varlıklar bir araya gelerek ortaya doğru akmaya başladılar. Bu varlıkların renkleri, düşüncelerine göre şekil alıyordu. Ver birbirlerinin renklerine göre düşüncelerini okuyabiliyorlardı. Düşüncenin renkleri olabilir miydi? Bir an dünyamızı düşündüm... Dünyamızda düşüncelerimizin renklerini görebilseydik neler olurdu acaba. Ovada toplanan ışıklı varlıkların karmik yasadan bahsettiklerini anladım. İçsel algılardan bahsediyorlardı. Bu konular düşünce yoluyla hızla birinden diğerine doğru ışık titreşimleri gibi geçiyordu. Karmanın; eylemlerimizin sonucu yaşadığımız zincirler dizisi olduğunu anlıyordum. Kaderimizi ise kendi eylemlerimizin getirdiği sonuçlarla kendimiz yaratıyorduk. Kısacası karma, dünyadaki düşünce ve eylemlerimizin olumlu ya da olumsuz sonuçlarının yaşanması oluyordu. Öyleyse kader bizim için değişmez bir alın yazısı olmuyordu.Anlayamadığım öyle garip düşünceler akını içindeydim ki, şaşkına dönmüş, kendimi ise orada yapayalnız hissetmeye başlamıştım. O anda ışıklı varlıkların arasından ayrılan kız çocuğunun bana doğru yaklaştığını gördüm. .Yaklaştıkça ışıklı bedeninden bana hızla şu bilgileri ulaştırmaya başlamıştı: " Buraya ilahi esnek bir bağla bağlısınız. Bu bağ sonsuza kadar uzanır ama hiç kopmaz. Zaman, uzaklık ve mekân; görülmeyen âlemi ölçemez ve ayıramaz... " Beynime akan bu bilgilerin bir kız çocuğu tarafından söylenmiş olabilmesi çok şaşırtıcıydı. Küçücük bir kız çocuğu bütün bunları nereden bilebilirdi ki ? Daha sonra kız çocuğunun görünümünün ardından o bilge ruhu algılayabildim. Ayrılırken sağ elinin içinde parlayan üzüm salkımına benzeyen bir işarete bakarken her şeyin yok olduğunu gördüm ve uyandım.... Hayatın sonsuz bir akış olduğunu anlatan bu rüya bana iki şekilde gerçekliğini ispat etti: 1) Randevu aldığım doktorun geçirdiği trafik kazası sonucu ayaklarının kırılması ve dolayısıyla kürtajın gerçekleşmemesi, 2) Ailemizde hiçbir fertte olmayan sarı saç ve mavi gözle doğan kızımız. Avucunun içindeki, üzüm salkımı görünümündeki leke ise, kızımız 5 yaşına girinceye kadar çok belirgindi. Şimdilerde ise yok olmaya yüz tutmuş durumda... Kim bilir belki de Shakespear'in dediği gibi: " Biz rüyaların yapıldığın aynı kumaştanız. " 12) GELECEĞİ UYANIKKEN GÖRDÜM...! Tarih: 13.09.1997 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Aynur Kaya Yirmi dört yıl önce yaşadığım o acımasız olay, hayatımın ve inançlarımın dönüm noktası oldu... İlk eşimle beşik kertmesiydik. Daha bebekken ailelerimiz, bizim evlenmemize karar vermişler. Liseyi bitirdiğim yaz, Almanya'da çalışan sözlüm, Türkiye'ye gelip hemen evlenmemiz gerektiğini söyleyince apar topar düğünümüz yapıldı. Üç gün sonra da Türkiye'den ayrıldık. Geleceğimle ilgili tek bildiğim şey, Almanya'da tahsilime devam edebileceğimdi. Eşimi hiç sevmemiş, nedense ona hiç güvenememiştim. Eşim de evliliğimizin ilk günlerinden itibaren ona formalite gibi gelen evliliğimizi hiç benimsememiş ve okuma iznim dışında bana hiç yardımcı olmamıştı... Kör topal giden bir evliliğin 3 yılını doldurmuştuk. O sabah uyandığımda içimde garip bir sıkıntı vardı. Havaalanına gitmemiz gerekiyordu. 3 yıldız görmediğim amcamın kızı birkaç hafta kalmak üzere yanımıza geliyordu. Eşimle ilk defa karşılaşacaktı ve evliliğimizin gerçek yüzünü görecekti... Belki de içimdeki anlamsız sıkıntı bundandı... Havaalanına yaklaştıkça gözlerimin önünde bir hayal belirmeye başladı. Bu hayal yanan bir arabanın görüntüsüydü. Öylesine gerçekti ki, çok etkilemiştim. Ama hiçbir şeyi paylaşamadığım eşime bunu anlatmamın da bir anlamı yok diye düşündüm. Kuzenimi karşılayıp eve döndüğümüzde yanan arabanın hayali yok olmuştu ama içimi yakan o garip sıkıntı hala devam ediyordu. Kuzenimin gelişinin 16. günüydü. Okula yetişmek için acele ediyordum Eşim odaya girdi ve garip bir ciddiyetle çok önemli bir konu görüşeceğini, bu nedenle bugün okula gitmemem gerektiğini söyleyerek, salonda beklediğini sözlerine ekledi. Giyinip salona girdiğimde ise, eşimin ve kuzenimin ellerinde valizlerle beni beklediğini gördüm. Birden kulaklarım uğuldamaya başladı. Gözlerimin önünde ise yanan arabanın görüntüsü.... Eşim konuşmaya başladığında sözleri sanki çok uzaktan geliyordu: "Biz birbirimize aşık olduk. Bir müddet için Almanya'dan ayrılıyoruz. İstediğin zaman boşanma davası açabilirsin. Allahaısmarladık." dedi Kör topal da olsa evliliğimiz bitmişti. Hem de çok acımasız ve onursuzca. Artık yabancı bir ülkede yapayalnızdım. Yüzümü yıkamak için banyoya girerken, günler önce gördüğüm yanan araba hayalini gene görmeye başladım..... Zorlukla yatağa uzandım. Kendimde miydim, değil miydim anlayamıyordum. Aradan saatler geçmiş gece olmuştu. Yatağın içinde kıpırdayamıyordum. Sanki felç geçirmiştim.... Birden odanın içi loş bir ışıkla aydınlandı. O loş ışığın içinden eşimin ve kuzenimin yanmış görüntüleri belirdi! İşte o anda onları sonsuza kadar kaybettiğimi anladım. Yataktan doğrulduğumda ise oda da ne o esrarengiz ses ne de loş ışık ne de görüntü vardı. Sanki tonlarca taşın altında kalmıştım. Son bir gayretle yataktan kalkıp Türkiye'yi aradım. Aileme eşimin ve kuzenimin birlikte gidişlerini anlatıp ağabeyimin hemen yanıma gelmesi gerektiğini söyledim. Telefonu kapattıktan sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Pencerenin önüne geçip aydınlanmaya başlayan geceyi seyrediyordum. Derken polis arabasının bizim sitenin önünde durduğunu fark ettim. Kapıya doğru giderken her şeye rağmen yaşadığım bu olayların rüya olması için dua ediyordum. Arabamızın plakasından tespit edilen adresimize gelen polisler eşimin ve yanındaki kadının İsviçre sınırı yakınlarında aşırı hız nedeniyle bloklara çarparak trafik kazası geçirdiklerini, kaza neticesiyle yanarak öldüklerini söylediler ! O anda hayatımın ruhsal gerçeğiyle yüz yüze olduğumu anladım... Sanki bana görünmeyen bir alemin kapıları açılmıştı.... Gerçek ne olursa olsun, mesafelerin, zamanın ve bilinmeyenin ötesinde bir yerlerde bizlerin bilmediği o kadar çok şey var ki Berrin Hanım bundan adım gibi eminim.... 13) ÖLÜM BİR SON DEĞİLMİŞ.... Tarih: 18.09.1992 Yer: Balıkesir Olayı Yaşayan: Deniz Aygün " 16 yıl önce yaşadığım bu deneyi yıllarca içimde sakladım. Şimdi biliyorum ki, bu müthiş sırrımı dünyanın çeşitli köşesindeki insanların bir bölümü de yaşamış. Bu da benim, ölümden sonraki hayatın var oluşu düşüncemi destekliyor... " Deniz Aygün başından geçenleri anlatmaya bu sözlerle başlamıştı. İşte Deniz Aygün'ün yaşadığı inanılmaz deneyim... - Üçüncü çocuğumun doğumu için hastaneye yattığım o geceyi hiçbir zaman unutamadım. Bebeğin ters oluşu nedeniyle zor bir doğum olacağı söylendi. Verilen sancı iğneleri, çektiğim sıkıntıları dindirmiyordu. Var gücümle isyan ediyor acı içinde haykırarak ölmeyi istiyordum. Sanki dünya gözümden silinmişti. Beni öldürmeleri için doktorlara yalvarıyordum... Bir ara şişmeye başladığımı hissettim. Yükseliyordum.... Tıpkı deniz yatağımın üflenerek şişirilmesi gibi bir duyguydu. Şiştikçe tavana doğru yaklaşıyordum. Acılarım yok olmuştu. Kendimi tüy gibi hissediyordum. Havada asılı olduğumu hissettim. Yağa baktığımda doktorların ve hemşirelerin panik içinde koşuşturduklarını gördüm. Yatakta yatan bedenimden kanlar fışkırıyordu. Peki ama yatakta yana bensem, onu yukarıdan seyreden kimdi ? Aklım karıştı. Aşağıdaki bana ne yaptıklarını merak edip, yatağa yaklaştım. Kendime yer açabilmek için doktorları itmek istedim ama bunu başaramadım. Zaten doktorlar beni görmüyorlardı. Yataktaki benle uğraşıyorlardı. Bu sırada yatakta yatmakta olan bedenimin bacakları arasında minik iki ayak gördüm. Kanama ise çok şiddetliydi. Midem bulandı. Doktorlardan biri hızla odayı terk etti. Ben de onu izledim. Bir anda kendimi bekleme salonunda buldum. Doktor eşimden kan grubu kartımı istedi. Telaşlı olmamalarını, kan grubumu benim bildiğim söyledim... Ama beni duymuyorlardı.... Eşim telaşla cüzdanından çıkarttığı kartı doktora verdi. Doktor ameliyathaneye koşarken, hemşirelere kan grubumdan 2 ünite hemen getirilmesini söyledi. Eşim şok halindeydi. Elindeki cüzdan yere düşmüş içindekiler etrafa saçılmıştı. Kayınvalidem ağlayarak yere saçılan kartları ve paraları topluyordu. Onları öylece bırakıp, tekrar ameliyathaneye döndüm. Hareket tarzım öylesine hızlanmıştı ki, nereyi düşünsem anında orada olabiliyordum.... Yataktaki beni makinelere bağlamışlardı. Minik bebekle bir hemşire ilgileniyordu. Boğazına kordonlar bağlanmıştı. Rengi de morarmaya başlamıştı. Birçok doktor benim üzerimde gerçekten büyük çaba harcıyordu. Bir anda güzel bir melodi duydum. Artık hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu. Hızla yükselmeye başladım, inanılmaz güzel bir rahatlama ve mutluluk duygusuydu. Yükselirken fosforlu ışıkları olan siluetler gördüm. Giysileri değil, tenleri ışıklıydı sanki.... Onlara yaklaşmak istememe rağmen bunda başarılı olamıyordum. Daha az ışıklı ama bana daha çok yaklaşabilen bir siluetin içinden 3 yıl önce kaybettiğimiz dayımın çıktığını gördüm. Demek dayım ölmemişti diye düşündüm. Öyleyse burası neresiydi ? Düşüncelerimin cevabını dayımdan aldım: - Geri dönmelisin Deniz.... Yapman gereken görevlerin var. Daha fazla yaklaşman yasak. Zamanı gelince yine seni bizler karşılayacağız.... Tüm benliğimde yankılanan bu ses kesin ve otoriterdi.... Daha sonra hızla aşağıya çekilmeye başladım... Bir hafta sonra hastaneden bebeğimle birlikte ayrılırken, niyetim, doktorlara beni kurtarmak için nasıl çaba sarf ettiklerini yukarıdan seyrettiğimi söylemekti. Bu çabalarından dolayı kendilerine teşekkür edecektim ama bana inanmayacaklarını biliyordum. Ama şu anda bir şeyi daha çok iyi biliyorum ki, ölümden sonra bizi yepyeni bir yaşam bekliyor.... 14) ÖLÜM GERÇEK AYDINLIĞA GEÇİŞTİR... Tarih: 16.09.1989 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Kamil Selçuk Devletin çok önemli bir fabrikasında gece bekçiliği yapan Kamil Bey, korumalarla birlikte geceleri sabaha kadar sohbet ediyor ve onlara yiyecek içecek hazırlıyordu... - O gece çay yapmak için fabrikanın ek bölümüne kestirmeden geçmek istedim. Kullanılmayan yıkık merdivenlere çıktım. Son hatırladığım şey iki binayı birbirine bağlayan merdivenin büyük bir gümbürtüyle çöküşüydü. Hafiflemiş bir duyguyla kendimi yerde yatan bedenimi seyreder bulduğumda olanları bir türlü kavrayamamıştım. Bedenim yerde çok şekilsiz yatıyordu. Adeta içi boş bir çuvaldı. Korumalar telefonla yardım istiyorlardı. Fakat ben kendimi çok iyi hissediyordum. O anda hiçbir acı ve sızı duymuyordum. Bedenim aşağıdaydı, ben ise onu yukarıdan seyrediyordum, inanılmaz bir şeydi! Ambulans geldiğinde, Ankara'ya kadar yaşayıp yaşamayacağımın tartışması yapılıyordu işte o anda bir kuvvetin beni hızla yukarıya çektiğini hissettim. Koyu bir karanlık ama hızla yukarı doğru yükseliş vardı. Algıladığım tek şey, sevgiydi... Sanki "sevgi tüneline" gidişti bu... Öldükten sonra varılacak yer böyle büyük bir sevgi akımıysa ölmekten korkma ölümle ilgili bilgimizin azlığımızdandı. İşte tam bunları düşünürken gözlerimi kamaştıran dünyadaki ışık ve renklere hiç benzemeyen aydınlık bir ortamda kendimi buldum.... Bu bölgede sayıları hesaplanamayacak kadar çok ışıklı beden vardı. Konuşmalardan uzak tutuluyordum ama bazı şeyleri hissedebiliyordum. Bu " ışıktan varlıklar " doğum için hazırlanıyorlardı..... Bulunduğum bu ortam, dünyadaki okul benzeri bir yer olmalıydı. Biraz daha yaklaştığımda ışıktan bir çizginin beni engellediğini fark ettim. Hemen yanıma yetkili olduklarını anladığım kişiler geldi. Bana hayatımın bazı kısımlarını gösterdiler. Çok utandım. Yapmamam gereken şeylerdi bunlar... Bu yanlışların telafi edilmesi için yaşamama devam etmem gerektiğini anlatmaya başladılar. Bunları tüm benliğime sevgi akımıyla ilettiler. Sanıyorum orada bulunduğum süre içinde, insanlara ve hayvanlara yaptığım hatalarım, onlar üzerindeki acıları bende tekrar yaşatıldı. Onları bu kadar acı çekebildiklerini gerçekten bilmediğimi bana anlattılar. O güzel bölgeyi, huzuru bırakarak tekrar dünyaya dönmem gerektiğini ve yapmam gereken şeyleri düşündüm. Hızla geri dönüş ya da aşağıya çekiş başladı... Bu tekrar dünyaya doğmak gibi bir şeydi... Buna ne ad verilebileceğini bilmiyorum.... Kamil Bey, kendine geldiğinde yoğun bakımdaydı. Doktorlar 3 gündür komada kaldığını ve yaşamış olmasının mucize olduğunu söylediler. Artık ayakları da yoktu. yıkılan merdivenin altında ezilmiş, parçalanmışlardı. - Benim için çok başka değerlerin olduğunu söyleyemedim. Doktorlar ise ayaklarımı kaybedişimi böyle gülümseyerek kabullenişim karşısında şaşkına döndüler. Oysa gerçek o ışığın arkasında saklıydı ve benim o ışığa götürmem gereken o kadar çok şey vardı ki.... 15) KARŞI TARAFA GÖZ ATTIM.... Tarih: 18.09.1998 Yer: İstanbul Olayı Yaşayan: Uğur Saygı " Bana belki inanmayacaksınız ama ben yaşadıklarımın gerçek olduğuna bütün kalbimle şahidim. Bunlar bir gün tüm açıklığıyla ortaya çıkacaktır....! " Evet... Sözlerine böyle başlamıştı Uğur Bey... 25 yaşına kadar ateist olan Uğur Bey 13 yaşından itibaren din konusunda kiminle konuşsa netice kavgayla bitiyordu. Ne o karşısındakileri, ne de karşısındakiler kendisini ikna edemiyordu.... - 2 yıl önce mesleğim nedeniyle Maraş'a buğday almaya gidiyordum. Bindiğim otobüs Aksaray yakınlarında bir kamyonu sollarken karşı taraftan gelen neft yüklü kamyona çarpmamak için çaba göstermesine rağmen büyük bir zincirleme kazaya neden oldu.... Son gördüğüm şey büyük bir patlama ve alevlerdi.... Birden bedenimin üzerinde dalgalanmaya başladım. Bedenimin birçok yeri yanmıştı. Birden bu izler yüzünden yakışıklı bir kişi olamayacağım aklıma geldi. Etrafı seyretmeye başladım. Kömür haline gelmiş cesetler vardı. Trafik kitlenmiş, çevredeki insanlar yardım edebilmek için koşuşuyorlardı ama kaza yerine yaklaşamıyorlardı... Biraz daha yükselmeye başladım. Yükseldiğim yerde uğultu şeklinde konuşma sesleri duyuyordum. Bu duyduklarım, kendilerine ne olduğunu soran insanların düşüncesiydi. Ben bunları duymaktan çok, sanki beynimin içinde hissediyor ve algılıyordum. Düşünce grubuyla yükselmeye başladık. Yaşam, dünya ve kaza aşağılarda kalmıştı. Bambaşka bir atmosferdeydik sanki. Birden renklerin ve ışıkların en güzelini yansıtan bir ovada buldum kendimi. Ailemizin tüm ölmüşleri bana doğru geliyorlardı. Hepsinin üzerine o güzel parıltı vardı. Birlikte yükseldiğimiz varlıkların geçişine izin verildi. Bana merhamet ve sevgiyle bakan çok ışıklı bir varlık: " Buraya geçebilmen için hiçbir hazırlığın yok ! " dediği anda, ailemin o planda bulunan fertleri geriye doğru uzaklaşmaya başladılar. Bana iletmek istedikleri şeyleri benliğimin içinde algılamaya başlamıştım: " Daha zamanın var. Dünyada yaşayanlara yapman gereken vazifelerin var ama en önemlisi değer yargılarını, düşüncelerini ve sevgini tanı. Gerçek değerlerini mânâda ara, maddede değil.... " deniyordu. Orada kalmayı çok istediğimi hissettiğimde, bana hayatımdan belli kesitler gösterildi. Kabul edilemeyeceğimi çok iyi anlamıştım artık... İşte tam o anda geriye doğru hızla çekildiğimi fark ettim. Daha sonra kendimi bedenimin yanında buldum. Doktorlar ve hemşireler yoğun bir şekilde benim bedenimin üzerinde çalışıyorlardı. Onları arkalarından yada enselerinden görebiliyor ve konuşmalarını duyabiliyordum.Bedenim gerçekten çok kötü bir durumdaydı. Ben geri gitmek istiyordum. Doktorların beni yaşatmaya çalışmalarını istemiyordum. Çünkü; gördüğüm o yer her neresiyse inanılmaz huzur ve güzellik dol bir yerdi. Ancak bu şartlarda, henüz oraya kabul edilemeyeceğimi de biliyordum. Hayatımın bundan sonraki bölümünde bütün değerlerimi değiştirmek ve oralarda kabul görülebilecek bir insan olmam için yapmam gereken o kadar çok şey vardı ki... Eğer bu dünya bir okulsa, o okulu çok geç fark eden bir kişi olarak, sıfırdan başlamak için çok geç kaldığımı umut ederek ve bu şansı bana veren bu deneyi bana yaşatan gökyüzündeki o kuvvete minnet duyarak hayata yeniden başlıyordum... Merhaba Dünya.... ! 16) ARTIK ÖLÜMDEN HİÇ KORKMUYORUM.... ÇÜNKÜ ONU TANIMA FIRSATIM OLDU.... ! Tarih: 12.10.1992 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Melahat Gazi - Ben 16 yıldır sanki uzatmaları yaşıyorum. Neticede nereye gideceğimi çok iyi biliyorum. Ceyhan'ın Yumurtalık beldesinde yaz tatilimi geçiriyordum. Eşim o sabah kayıkla gezmemiz için balıkçı Ahmet'in kayığını kiralamıştı. Çocuklarım ve ben kıyıya indiğimizde eşim komşularımızın çocuklarının da isteğini kırmayarak, kayığa onları da aldı. Kayığın kalabalık oluşu ve çoğunluğun çocuk oluşu beni biraz ürkütmüştü. Ama yapılacak bir şey yoktu.... Herkes kayığa binmiş ve açılmaya başlamıştık. Ben sanki başımıza gelecekleri biliyor gibi çocuklara denizin üzerinde batmamak için neler yapılması gerektiğini anlatıyordum.... Büyük bir dalganın gelişi ve çocukların paniği, kayığın alabora olması için yetmişti. Son hatırladığım şey, bulduğum her çocuğu saçından tutarak denizden çıkarıp, kayığı düzelten eşime verip diğer çocukları aramamdı. Sonrası koyu bir karanlık.... Bu karanlığın hemen sonunda görebildiğim şey; kıyıdan bizi görüp gelen bir motorun, benim bedenimin denizden çıkarmasıydı. Bütün bu olanları nasıl olup da yukarıdan seyredebildiğimi bir türlü çözemiyordum. Bende başka ölen olup olmadığını araştırıyordum ki, kendimi " Ceyhan Hastanesinin" bir odasında buldum. Yine bedenimi seyrediyordum. Bedenimin yanına hızla bir makineyi getirdiler. Üstünde bir sürü ayar düğmesi vardı. Tekerlikli ve etrafı parmaklıkla çevrili bir makineden iki tane takoza benzeyen şeyleri göğsüme koyup, makineyi çalıştırdılar. O anda bedenim yattığı yerden iki karış havaya sıçradı. Bu birkaç kez tekrar etti... Çok sıkılmıştım. Odadan çıkmak istedim. Bir anda kendimi hastanenin koridorunda buldum. Kurtardığım çocuklara ayakta tedavi yapılıyordu. Bir kısmı kusuyor, bir kısmı ise yüzü koyun yatıyordu. Onlar sevinçle seyrettim. Çünkü onları ben kurtarmıştım. Tekrar yükselmeye başladım. Aslında yükselmek deyimi yanlış.... Uçmaya başladım dersem daha doğru olur. Bir süre sonra anlatılması imkânsız ışıklı düz bir ortamda buldum kendimi. Burada çok sayıda ışık dolu varlığın olduğunu gördüm. İletişim şeklinin telepatik ve algılamaların içime doğru adeta aktığını hissettim. Hayatımdaki birçok olayları arka arkaya görmeye başladım. Sanki kendi kendime bir hesaplaşmaydı bu.... Davranışlarımın, duygularımın hesabını veriyordum. Kırmış ya da üzmüş olduğum insanların hissettikleri acının benim içimde tekrarı gibi bir şeydi bu.... Yeryüzü hayatının geçici değerlerine, böylesine aşırı bağlı kalmanın, ne kadar yanlış olduğunu hissediyordum. Bunları düşünüp hissettikçe, iç benliğimin adeta yıkandığını ve arındığını fark ediyordum. Böylelikle çevremde gördüğüm diğer varlıklar gibi değişik bir ışıkla rengarenk aydınlandığımı görüyordum. Bu tarifi imkansız güzel ışığın içinde huzur veren bir güç, hep orada kalmak ve yeni bir şeyler öğrenmek istiyordum. Ancak bunun mümkün olmadığını yine o değişik iletişimle " aydınlık varlıklar " tarafından bana iletildi. Öğrenmemi istedikleri şeyin yüksek seviyeli duygular olduğunu hissettim. Hangi duygular diye düşündüğüm an ise şunları algılamaya başladım: Vicdan hükümleri geçerliydi bu ortamda. Sanki vicdanımız doğru hükümleri gösteren bir tür rehberdi. İyiliğin ve kötülüğün dönücü olduğunu anlamaya başlamıştım. ( Sebep-Sonuç yasasının spatyom da varlık tarafından algılanışı) Büyük, küçük, çirkin, güzel, zengin, fakir, dost, düşman, kâfir demeden herkese iyilik etmeye, hizmet etmeye, eşit davranmaya çalışmanın, buradaki kapının anahtarı olduğunu kavramıştım.... Zamanımın çok azaldığı ve artık geri dönmem gerektiğini hissetmeye başlamıştım. Daha doğrusu bu bana hissettirildi. O ışıklı varlıklar, benim geri dönmek istemediğimi biliyorlardı. Orada asla hiçbir şey için baskı yoktu. Bana eşimi ve çocuklarımı gösterdiler. Birbirlerine sarılmış ağlaşıyorlardı. Kararımı vermem istendi. Her kararımın kabul edileceği hissettirildi. Yapmam gereken şeyleri düşünüp, istemeyerek de olsa geri dönmeyi tercih ettim.... Aradan 10 yıl geçti.... Dönüş günüme kadar, rehberim olduğuna inandığım vicdanımın yardımıyla, doğru olduğunu bildiğim işler yapıyorum. Ve tüm insanlara ve canlılara hizmet etmeye çalışıyorum. 17) HERKES KENDİ KADERİNDEN SORUMLUDUR... Tarih: 01.01.1990 Yer: İzmir Olayı Yaşayan: Aysun Köklü Dünyada benim yaşadığım deneyi kaç kişi yaşadı bilemiyorum ama ben kendimi Allah'ın şanslı kullarından sayıyorum ve ölümden hiç korkmuyorum... Şeker hastalığıyla tanışmam, gençliğe adım attığım yıllara rastlar. Sıkıntılı geçen bunca sene içinde , birkaç defa şeker komasıyla karşılaştım. Son ve en ağır rahatsızlığım, beni 35 yaşında İtalya'da yakaladı. O sabah kendimi iyi hissetmememe rağmen, beraber yola çıktığımız tur arkadaşlarıma bir şey belli etmemek için hafif bir kahvaltıdan sonra, iğnemi yaparak şehir turuna katıldım. Böyle durumlarda yataktan kalkmamam gerekirken yaptığım şey gerçekten çok yanlıştı... Belki de böyle bir yaşama isyandı, ya da intihar ! .... Öğle saatlerine doğru konuşmamda aksaklık başlamıştı. Sanki dilim ağzımda dönmüyordu. Ama ben inatla, tedavim için gerekli olan şeyleri yapmıyor, adet ölümle savaşıyordum.... Sağ tarafımdaki uyuşma ve katılaşma artık bütün mücadelemin sonuydu.... Bir arabanın arkasından, havadan onu takip ettiğimi anladığım an büyük bir korkuya kapıldım. Çok hafiflemiştim. Sanki görünmeyen bir bedene sahiptim ama hala şuurluydum. Neden bu araba diye düşündüğüm an, kendimi arabanın içinde buluverdim, içinde yatan da bendim! Ama ne ilginçtir ki seyreden de bendim! Beni ya da onu nereye götürüyorlardı ? Bunları düşündüğüm an koyu bir karanlığa gömüldüm. O karanlığın içinde başka varlıkların da olduğunu hissettim. Ama onlar yanlış bir şey yaptıkları için acı çekiyorlardı. Evet, onlara yaklaşmak istemiyordum ama farklı bir çekim beni sanki o yöne doğru itiyordu. Galiba görmemi istedikleri bir şeyler vardı. O varlıklar kurtulmaları son derece güç bir girdabın içinde kıvrandıklarını algıladım! Aman Tanrım... Ben bunların arasında kalamazdım. Çünkü bunlar intihar etmiş olan varlıklardı. Ben intihar etmemiştim ki. Olsa olsa hastalığıma karşı isyan ya da hastalığımla savaşmak da denebilirdi bunun adına. Ama bilinçli bir intihar asla .. .! Belki bedenime yeterli ilgiyi kasıtlı olarak göstermediğim için böyle bir ortamla karşı karşıya getirilmiş olabilirim diye düşündüm. Bu âlemde bedenimi korumamın, diğer görevlerimi sağlıklı yapabilmem için gerekli olduğu hissettirildiğinde, buraya geliş nedenimi anladım. Bu âlemde en affedilmez şeyin intihar olduğunu acı duyarak hissettim, insanın gelişiminden sorumlu olduğunu idrak etmesiydi... Bunları hissettiğim an o kuvvetli ve acıyla inleyen varlıkların arasından daha parlak ve daha aydınlık bir ortama geçişimi gördüm. Orada ışıktan varlıkları hissettim ama iletişim kuramıyordum. Kendimi öylesine yalnız hissettim ki, sanki onlarla aramda zihinsel ya da enerji duvarı gibi bir şey örülüydü. Sanki onlar, genelde benzer biçimde düşünen varlıklarla birlikte oluyorlardı. Benim ya da benim gibi bedenini hor kullanan insanlar, kendilerine gerekli olan ışığı ya da enerjiyi alabilmesi için farklı bir bilince ve anlayışa sahip olmalıydılar. O düzey içinde hazır olmadan bir sonraki düzeye çıkabilmek için belli şartları yerine getirmem gerekiyordu. Aksi takdirde bu âlemde yükselebilmem mümkün değildi. Ben intihar etmemiştim ama bedenime bilerek zarar vermiştim. " İntihar eden ya da benim gibi bedenini hor kullanan varlıklar; yaşamın anlamını, ne yapmaları ve neyi başarmaları konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan grubun içinde yer almak zorundalar " bilgisini benliğimin içinde algıladım. Bu sanki bir okul ödevi gibiydi. Önemli olan ise varlığın bu yolda çalışması ve çaba göstermesiydi. Burada asla hoş görülmeyecek olan şey, dünyada bir varlığın bedenini bilerek bırakmasıydı. Yani intihar etmesi ya da bilinçli olarak bedenine iyi bakmamasıydı. Bunun kadar önemli olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Böyle bir deneyimden sonra , aradan geçen yıllar, Aysun Hanım'ın hayatında çok şeyleri değiştirdi. Hem ölüme hem de yaşama artık çok daha farklı bir açıdan bakmaya başladı. Böylelikle yaşamın gayesi ve anlamı da Aysun Hanım'da farklı bir boyut kazandı. Bütün bunları yaşadığı bu inanılmaz deneyime borçluydu. Şöyle bitirdi sözlerini Aysun Hanım: - Artık ölümden korkmuyorum. Çünkü zamanı gelince; ürkütücü bilinmeyene değil, ışık saçan bir enerji topuna, sevgi yuvasına ve gerçek yaşama gidiş olacak.... 18) " YÜCE GÖKSEL ALEMLER " in BULUNDUĞUNU BİLİYORUM.... Tarih: 10.09.1990 Yer: Mersin Olayı Yaşayan: Râna Çelik Karşımda deneyimi anlatmak için 3 saatlik yolu büyük bir heyecanla kat etmiş olan 42 yaşındaki Rana Çelik oturuyordu. - Bu dünyanın ötesinde kelimelerle ifade edebilmesi mümkün olmayan, " Yüce Göksel Alemler " in olduğunu biliyorum ve bundan dolayı artık ölümden hiç korkmuyorum. Biliyorum ki, bu dünyada ölmek daha yüce âlemlere doğmak oluyor.... Evet.... İşte bu sözlerle başladı başından geçenleri anlatmaya .... Yine ölüm ötesi bir deneyim yaşayan birisiyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Dikkatle kendisini dinlemeye devam ettim. Çünkü anlatacağı her kelimenin öte âlemi tanımamızda büyük bir önemi olduğunu biliyordum.... - Bundan 10 yıl önce Ankara Doğum Evi'nde üçüncü çocuğumu dünyaya getirmek üzere bulunuyordum. Bana ve doktorum Baş Hekim Ziya Durmuş'a göre her şey çok normaldi. Beni doğuma aldılar. Bir kaç dakika sonra bütün sancılardan kurtulmuş inanılmaz bir hafiflik duygusuyla yükselmeye başlamıştım.... Bedenim ise aşağıda doğum masasında yatıyordu. Doktorum Ziya Bey, yanındaki doktor Münevver Hanım'a, " Hastayı kaybediyoruz, çabuk makineleri getirin. " diye bağırıyordu. Bir anda kendimi hastanenin koridorunda benim için gelen makinelerin içeriye alınışını seyrederken buldum. Kapıda bekleyen annem ve eşim panik içinde ağlıyorlardı ve ben onları tavandan seyrediyordum ! Bu çok garip bir durumdu.... O anda ben öylesine mutluydum ki, niçin ağladıklarını merak ediyordum. Daha yükseklere doğru çekildiğimi hissetmeye başladım. Sanki geniş bir borunun içine doğru çok güzel bir müzik eşliğinde çekiliyordum... Borunun sonundaki ışık ise tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Borunun sonuna yaklaştığımda, 4 yıl önce kaybettiğim ablamı gördüm. Yanında yüzlerinden ışık akseden insanlar vardı. Onunla aramızda bulunan rengârenk ışıklar saçan kalın bir çizgiyle ellerimi uzattığımda, adeta telepatik olarak şu mesajı aldım: " Hayır henüz zamanın gelmedi. Geri dönmek ve sana verilen hayatı yaşamak zorundasın. Bu senin görevin...! " Bu sözcükler bir anda benliğimde yankılandı. Bu sözcükleri net bir şekilde duymuştum. Konuşmuyorduk ama bir şekilde anlaşabiliyorduk. Bu düşünce yoluyla kurulan bir iletişim yöntemiydi... Ablama ellerimi uzattığımda bir şeyi fark ettim.. Ellerim yoktu ! Şeffaf ışıklı bir haldeydim. Bu arada hızla geri çekilmeye başladım. Benliğimde yankılanan son düşünce ise ablamın bana ilettikleriydi: - " Hazır olduğunda geleceksin. Ben seni karşılamak için yine burada olacağım... " Bu ablamın son sözleriydi.... Ayrılmayı hiç istemediğim, bu huzurlu ortamdan hızla geri çekiliyordum... Kısa bir süre sonra kendimi doğum odasında bulduğumda ise, doktorlar makinelerin başında, kalbimi çalıştırmak için mücadele veriyorlardı. Ben onları yine yukarıdan izliyordum. Henüz daha bedenime geri dönmemiştim. Duyduğum son ses: " Kalp atışları başladı. Hastamız geri geliyor..." oldu. Birden kendimi bedenimin içinde ve doğum anında buldum. Bir kaç saat sonra Ziya Durmuş yanıma gelerek: " Bugünü yalnız kızının doğum tarihi olarak değil, senin de doğum tarihin olarak kaydet. Zira kalbin kısa bir süre durdu... Makinelerle seni hayata getirdik..." dedi. Bütün bunları bildiğimi hatta bunun da ötesinde olup bitenleri gördüğümü söylediğim de ise, anlattıklarımı dinleyen doktorum: " Bunların hepsi doğru ama tıbben hayati fonksiyonları biten birinin bizim yaptıklarımızı görmesi mümkün değil " dedi. Ancak ben tüm olup biteni görmüş ve bu görmüş olduklarımın doğruluğunu da bizzat doktoruma teyit ettirmiştim. Evet ..... Tıbben mümkün olmayan bir şeyler mümkün olmuştu... ama bu konuda yurdumuzda herhangi bir çalışma yapılmadığı için, Rana Hanımın anlattıkları üzerinde durulmadı. Oysaki bu konuda yurtdışında yapılan bilimsel araştırmalar konuya açıklık getirmiş durumda... - Evet Berrin Hanım.... Bu yaşadıklarım ne rüyaydı, ne de halüsinasyon... İnsanın ruhu yukarıdan gelen enerjiler ile sevgi, ışıkla besleniyor ve destekleniyor. İnsanlar fizik dünyaya nüfuz eden ruhsal dünyanın farkında değiller. Bu anlamda hakikaten de insanların gözleri bağlı, kulakları sağır durumda. Birçok şeyi insanlar dünyada yaşarken idrak edemiyorlar. Dünyadayken idrak edebildiklerimiz sadece, fizik duyularla iletişim kurulabilen şeylerdi. Oysa ki bunun ötesinde başka şeyler de var.... Ben artık dünyada niçin yaşadığımı biliyorum. Görevlerimi de en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.... Ölümün ise son değil, başka boyutlarda yeni bir başlangıç olduğunu çok iyi biliyorum... Sevgili okuyucularım, bu ve buna benzer olayları bir araya getirdiğimizde, gerçekten de çok önemli bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Çoğunlukla bu dünyada yaşayan biz insanlardan, Rana Hanım'ın da dediği gibi, bazı sırlar saklanmış... Adeta bir sınırlar çevrilmiş durumdayız. Ama şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz ki, " Sınır Ötesi " nde farklı bir dünya bizi bekliyor... 19) SEDYEDE YATAN BEN, ONU SEYREDENSE YİNE BEN ... ! Tarih: 10.10.1996 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Nesime Çağrı Nesime Çağrı ile ilk karşılaştığımızda, kendisini anlayacak bir tek kişi bile bulamamış olmanın sıkıntısını yaşıyordu.... - Beni dinleyecek bir kişiyi yıllarca arayıp durdum....Başımdan geçenleri kime anlatmaya kalkışsam, yüzlerine derhal o inanmayan ifadeyle karşılaşıyordum....Yaşadıklarımı anlayan tek bir kişiyle bile karşılaşmadım. Yaşadıklarımın ne olduğunu ben de bilmiyordum ama sıra dışı bir şeyler yaşadığımın farkındaydım.... Başımdan geçen bu olayın tıbbi bir açıklaması olmalıydı. Ben göksel bir vizyon yaşadım. Artık dünyaya farklı bir gözle bakabiliyordum. Daha açıkça söylemek gerekirse bu olaydan sonra daha iyi bir insan olmam gerektiğini biliyorum. Sanki o güne kadar hiç yaşamamışım, yalnızca nefes almıştım. Böle söylüyordu Nesime Hanım... Ve başladı, başından geçenleri teker teker anlatmaya; - Birlikte kaldığım ev arkadaşlarım beni banyoda bulduklarında, onları görebildiğimi fark ettim. Nasıl bir şey olmuştu da, ben yerde yatarken, üzerime eğilen arkadaşlarım yüzlerinden değil de, sırtlarından görebiliyordum. Beni giydirmek için dışarı çıkarttıklarını gördüğümde şofbenden zehirlenmiş olduğumu anladım. Arkadaşlarım bir taraftan pencereleri açıyor, bir taraftan da telefonla yardım istiyorlardı. Bu kadar panik yapmalarına şaşırmıştım. Ben kendimi çok hafif ve iyi hissediyordum.... Onlara seslenmeyi denedim. Ancak beni duymadılar. Beni fark etmiyorlardı bile... Onlara dokunduğumu zannediyordum ama dokunamıyordum. Hastaneye götürülüşüm ise tam bir komediydi... Öldüğümü zanneden arkadaşlarımın çırpınışı bana yapılan bir şaka gibi geliyordu.Ben onlara görebildiğime göre onların da beni görmesi gerekiyordu ama ne ilginçtir ki onlar beni görmüyorlardı... ! Bir şey dikkatimi çekti.... İstediğim anda, istediğim yerde olabiliyordum. Belki görünmeyen bir bedene sahiptim ama hareket şeklim düşünce hızıyla eşdeğerdi.... Nereyi düşünsem anında orada olabiliyordum. Örneğin; bedenimi hastaneye getirirlerken, onlardan çok daha önce oraya varmış ve onları beklemeye başlamıştım. Sedyede yatan ben, onu seyreden yine ben! Sanki iki ayrı ben vardı, inanılmaz bir şeydi bu.... Daha sonra Eskişehir'deki ailem aklıma geldi.. Onlar bir daha göremeyeceğimi düşündüm ve çok korktum. O an ölmüş olabileceğimi fark ettim. Ben ölü müydüm ? Panik içinde bedenimi aradım. Evet, aşağıda masanın hemen yanındaki yataktaydı. Doktorlar ve hemşireler benimle telaşlı bir şekilde uğraşıyorlardı. Ağzıma siyah, huni gibi bir şey takılmıştı.... Makinelere bağlı hortumlar vardı. Bir doktor, göğüs bölgeme garip iki aleti bastırıp, beni sıçratarak bir şeyler yapmaya çalışıyordu ! Canım hiç acımıyordu. Git gide daha da hafiflemeye başladığımı hissettim. Hızla garip bir ışığa doğru yükseliyordum... Gittikçe çevremdeki her şey değişmeye başladı. Çevremde gördüklerim çok değişikti. Renkler, ışıklar ve müzik.... Bunlarla dünyada hiç karşılaşmadığımı fark ettim. Hızlı bir çekilmeyle bir bölüme geldim. Bu nasıl bir bölümdü diye düşündüğüm an, buranın bir ana geçit olduğunu algıladım. Sanki inanılmaz bir ışık geçidiydi. İçeriden ve dışarıdan her yerden ve her şeyden gelen parlak, huzur verici bir ışık.... Burada bana 22 yıllık hayatım bir film şeridi gibi seyrettirildi. Kendimi bir anda korumasız ve çıplak hissettim. Çünkü bana, kendimi tanıtan o ışık enerjisinin içinden olumlu ve olumsuz yanlarım algılatılmıştı. İçime büyük bir huzur dolmaya başlamıştı. Ana geçitten geri dönüp, dünyada yerine getirmem gereken o insani değerler üzerinde eksiklerimi tamamladıktan sonra, o ana enerji geçidinden geçebileceğimi anlamıştım. Daha doğrusu bunlar bana telepatik olarak anlatılmıştı.. En güzeli de hiçbir eleştiri ya da yargılama kesinlikle yoktu. Kendimi öylesine canlanmış ve tazelenmiş hissediyordum ki... Geriye dönüşümün yaklaştığı, bana o mükemmel ışık ya da enerji sayesinde iletildi. Hayatımın bundan sonraki bölümünde, daima olumlu bir duygu taşımak ve olumlu düşünceler üretmemin, öte dünyada kabul görmem için şart olduğu hissettirildi. Daha sonra karanlık bir tünele doğru hızla çekilmeye başladım.... Yoğun bakımda uyandığımda, doktorların ve hemşirelerin bana daha fazla şefkat gösterdiklerini gördüm. Sebebini sorduğumda ise bana şu cümle söylendi: - Sen bize iki gün boyunca ölüp ölüp dirilerek mucizeler yaşattın.... Asıl mucizeyi Nesime Hanım yaşamıştı. ancak kimse bunu fark etmemişti bile.... ! 20) YILLARDIR SAKLADIĞIM SIRRIMI İLK KEZ TÜM AYRINTILARIYLA SİZE ANLATIYORUM....ÇÜNKÜ; ARTIK BENİ ANLAYABİLECEK BİRİLERİNİN OLDUĞUNU BİLİYORUM... Tarih: 18.10.1995 Yer: İzmir Olayı Yaşayan: Aykut Zafer - Olayı yaşadığımda on bir yaşındaydım.Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen yaşadığım olayın gerçek olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.... Babam yüzbaşıydı. Şark hizmetini yapmak üzere Kars'a tayini çıkmıştı. Kars'a geldikten üç ay sonra çevreme ve arkadaşlarıma alışmaya başlamıştım, ilkokul beşinci sınıftaydım... Bir gün öğleden sonra arkadaşlarımla birlikte okulun arkasındaki sahaya top oynamaya gidiyorduk. Hava çok soğuktu; her taraf kar ve buz kaplıydı. Evlerin pencerelerinden sarkan buz şekillerine öylesine dalmıştım ki, arkadaşımın kullandığı kızağın arkasından düştüğümü ve yuvarlanarak kaymaya başladığımı fark ettiğimde her şey için çok geçti. En son hatırladığım şey, yokuşun sonundaki ağaca hızla çarpmam oldu..... Daha sonra gördüğüm şey ağacın altında sırt üstü yatan bedenimdi.... Bedenimi yukardan seyrediyordum... Başımın altındaki karlar kıpkırmızıydı. Sırt üstü yattığım için bedenimin arkasını göremiyordum. Gözlerim kapalıydı. Bedenimin yarım metre kadar üstünde asılı gibiydim. Sokaktaki bağrışmalara evlerden insanlar çıktı. bir kadın koşarak bedenimin yanına geldi, bedenimi yana çevirdi, işte o zaman ensemin biraz üstündeki yarayı görebildim. Kafam sanki ikiye ayrılmıştı ve kan fışkırıyordu. Beni yan çeviren kadın yaramın üstüne avuç avuç kar koyuyordu. O sıra atlı bir araba getirdiler. Herkes çok endişeliydi, ben ise onların bu haline çok şaşırıyordum. Çünkü kendimi çok iyi hissediyordum. Beni arabaya bindirip götürdüler. Babama haber verilmesi gerektiğini söyleyen arkadaşlarıma, babama söylememelerini benim çok iyi olduğumu söylüyor ama sesimi duyuramıyordum. Sanki görünmez olmuştum! Oysa ben onları görüyor ve duyabiliyordum. Babamı düşündüm, olayları ben söylemeliydim. Yaralandığımı benden duymalıydı, işte tam o sırada kendimin şehrin çıkışındaki askeri birliğin önünde buldum. Nasıl oluyordu da böyle hızlı hareket edebiliyordum ? Kapıda nöbet tutan askerlerin yanına gidip onlarla konuşmak istedim fakat yine başaramadım.... Biraz daha kapıda oyalandıktan sonra babamın bölüğüne geçtim. Geçtim mi, ışınlandım mı bilemiyorum. Çünkü duvarlara ve kapılara çarpmadan babamın yanında olabildim! Babam telaşla telefonda konuşuyordu. Telefonu kapattığında sürpriz yapmak için tam karşısında durdum. İki arkadaşıyla birlikte kapıya doğru koştular. Sanki benim içimden geçtiler ama ne ilginçtir ki, beni fark etmediler. Korkmaya başlamıştım.... Birden yukarıya doğru çekilmeye başladım. Hissettiğim ya da gördüğüm ilk şey, çok ışıklı bir borunun içinde hızla ilerleyişimdi. Borunun sonunda melek olduklarının düşündüğüm kişiler beni karşılardılar ama kanatları yoktu.... Hepsi ışıl ışıldı. Biraz ilerde birçok insan vardı. Onların yanına gitmek istedim. Melek zannettiğim ışıktan varlıklar beni durdular: " Oraya geçemezsin " dediler. Çok şükür beni duyan ve gören birilerini sonunda bulabilmiştim... Daha sonra niçin oraya geçemeyeceğimi sordum. " Onlar dünyada yaptıkları yanlış şeyleri seyrediyorlar. Zaten buraya gelmen için çok vaktin var. Yaşayarak elde ettiğin güzel bilgileri buraya getirdiğinde seni yine bizler karşılayacağız " dediler. Bu sözlerden hemen sonra aşağıya doğru inmeye ya da kaymaya başladım. O çok parlak ışıklı varlıklar tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi uzaklaştıkça ufalıyorlardı.... Kendimi yine hastanede buldum.. Çok acı çekiyordum çünkü artık bedenimin içindeydim ve bana yapılanları hissedebiliyordum. Aradan sekiz gün geçti..... Ben hala hastanede bakımdaydım. Kazadan hemen sonra yaşadıklarımı anneme ve babama anlatmak istedim. Sözlerime başlar başlamaz anlattıklarımdan çok korktular. Ölümün de hiç de korkulacak bir şey olmadığını söylediğimde annem bana dualar okuyama başladı. Anlatacaklarımı yarıda kesmek zorunda kaldım. Doktor ise: " Çarpma nedeniyle beyinde bir arıza olabilir, garip davranışlarına şaşırmayın " dedi. Bu yüzden o güzel deneyimimi anlatamamıştım... Biliyorum ki ısrar etsem kazadan dolayı beynimde bir araz kaldığına karar verip beni olmadık tedavilere maruz bırakacaklardı. Korkumdan anlatmaya başladıklarımın devamını getiremedim. Bu güzel deneyimi yıllarca kendimde sakladım. Ama şimdilerde okuduğum bazı kitaplardan öğrendim ki, böyle bir deneyi yaşayanların sayısı bütün dünyada oldukça fazlaymış.... Artık inanıyorum ki, beden dışı yaşanılan bu deneyimlerin, yurdumuzda da tıbben bir açıklaması yapılacak ve ölüm ötesine bilimsel bir inandırıcılık getirilecektir. Sabırla bu gelişmeleri bekliyorum.... Bakalım sabırla bekleyenlere, bilimsel çevrelerden ne zaman bir açıklama getirilecek. Biz de merakla bekliyoruz..... 21) ÖLÜM YAŞAMIN BİR BAŞKA BÖLÜMÜDÜR.... Tarih: 02.05.1987 Yer: Ankara Olayı Yaşayan: Nevin Gür - Ben ölümden sonra hayatın olduğuna inanıyorum. Çünkü böyle olduğunu biliyorum. Bu inan o deneyden sonra başladı. Böyle olduğunu bilmek ise bana çok şey kazandırdı. Liseyi bitirdiğim yıl ailemle yaz tatiline çıkmıştık. Akdeniz kıyılarındaki çeşitli sayfiye yerlerinde 2-3 gününde Silifke'de kamp kurmuştuk. Arkadaşlarımın anlattığı Kız Kalesi'ni görmek, beni çok mutlu etmişti. Sabahın erken saatlerinde kaleye doğru yüzmek için hazırlık yapıyordum. Midemde hafif bir ağrı, biraz da bulantı vardı. Denizde rahatlayacağımı düşünerek yüzmeye başladım. Kısa bir süre sonra midemde şiddetli kramplar başladı. Geri dönmek istedim. Kıyıdan çok uzaklaşmıştım. Bütün gücümü toplayarak kıyıdaki insanlara el sallayıp bağırmaya başladım. Son hatırladığım şey buydu.... Ondan sonrası ise koyu bir karanlık... Kendime geldiğimde benliğimin ya da bilinçli halimin havada asılı gibi durduğunu, bedenimin ise yatakta olduğunu fark ettim. Ben bedenimden ayrılmıştım ve çok korkuyordum.... Yatakta yatan bedenimin görüntüsü ise öylesine kötüydü ki... Doktorları izlemeye başladım. Büyük sayılabilen bir makineden aldıkları iki metal plakayı göğsüme koyduklarında, bedenimin hava sıçradığını görüyordum. Bunu üç kere yaptılar. Yapılan şeyler bana çok anlamsız gelmişti ya da sıkılmıştım, bilemiyorum. Olayın benimle ilgili olması beni hiç enterese etmiyordu. Çok huzur veren bir hafifliğim vardı. Oradan uzaklaşmak istedim ve o anda bunu başardım. Yükseliyordum... Tavanı nasıl aştım bilemiyorum ama çok aydınlık bir ışığa doğru yükseliyordum. Hemen sonra yalnız olmadığımı fark ettim. Kim olduklarını göremiyordum. Sanki bana içimi, benliğimi ısıtan, parlatan bir tür fosforlu ışık yolluyorlardı. Bu güzel ışık akımından hemen sonra, geçmişteki hayatımı seyretmeye başladım. Öylesine hoş bir andı ki.... Unutmuş olduğum çocukluk anılarım tüm detaylarıyla gösteriliyordu. Anlatılmak istenen şey; sanki dünyada yaptığımız her şeyin burada kayıtlı olduğuydu. Ya da ben öyle düşündüm, bilemeyeceğim.... Bu yaşıma kadar öğrendiğim, bildiğim şeylerin (ölmek ve ölümle ilgili) yanlış olduğunu algıladım. Ölüm benim düşündüğümden çok daha farklı bir şeydi.... " Eğer ölüm buysa, mutlak son ne ? Yoksa ölümle yok olmak sadece bedenin yok olmasından mı ibaret ? " İşte bütün bunları düşünürken nerden geldiğini anlayamadığım bir ses: - " Sorduğun sorunun cevabı gördüklerinde saklı. Geri dönmen gerektiği için sana şu anda söyleyebileceğimiz tek şey şu; Ölüm yaşamın başka bir bölümüdür ! .... " Bu sözleri duyduktan sonra etrafıma bakmak istedim ama başaramadım. Kendimi sis ya da dumanın içindeymiş gibi algılıyordum. Geri dönme vaktim geldiği söylendi. Oysa ben kalmak ve öğrenmek istediğim sorulara yanıt almak istiyordum. Her şeyin yolunda olduğundan o kadar emindim ki.... Bana bir yerlerden hızla akan ve beni adeta yıkayan öylesine güzel huzur dolu bir ortamdaydım ki, geri dönmeyi düşünmek bile istemiyordum. O anda içinde bulunduğum gri sis dalgalarının içinden sıyrılıp, inanılmaz güzellikteki renklerin ve ışığın içinde buldum kendimi..... Dünyadaki hiçbir şeyi örnek alarak gösteremeyeceğim bir ışık ve renk bulutuydu... Bu güzel manzaranın arkasındaki boşlukta annem gösterildi bana. Gerçekten büyük bir acı içinde çırpınıyordu. Ayaklarında ayakkabı yoktu ve ayaklarının altından kanlar akıyordu. Onu hastaneye doğru koşarken gördüm. Tekrar bana yönelen bir soruyla annemin görüntüsü kayboldu: - Hala gerçekten burada kalmak istiyor musun ? Yoksa yarıda bıraktığın görevlerini yapmak ve zamanı gelince buraya dönmek mi istiyorsun ? " Tesir altında kalmamamı sağlayan bir ses tonuydu bu.... Karar benim kararım olacaktı.... Burada kalmayı kabul edersem, tamamladığım hayatım yüzünden benim ve bağlı bulunduğum kişilerinde görevlerini engelleyeceğimi anladım. Onlarla birlikte ilerleyerek planın bu büyük bir parçasını bitirmek ve zamanı gelince buraya tekrar dönmek şansımın olduğunu anladığımda aşağıda doğru kaymaya başladım.... Gözlerimi açtığımda oksijen balonunun içindeydim. Yani yoğun bakım ünitesinde.... Oksijen balonunun arkasından etrafı seyretmeye çalıştım. Doktorlar ve hemşireler dikkatle bana bağlı makineleri izliyorlardı. Gözlerimi açtığım gören doktorlardan biri ellini havaya kaldırarak zafer işareti yaptı... Herkes çok mutluydu. Yavaşça annemin içeri aldılar. Annemin sargı beziyle sarılı ayaklarına baktım ! Gülümsedim ve uyumak için gözlerimi kapattım.... REENKARNASYON 22) TEKRAR DÜNYAYA GELİYORUM....! Adı ve Soyadı: Müge Yıldız Doğum Tarihi: 10.01.1987 Konuştuğumuz Tarih: 22.09.1992 Konuştuğumuz Yer: İskenderun Arşiv NO: 001 Müge'nin annesi Sevim Yıldız, hamileliğinin son haftasında bir rüya görüyor. Rüyasında 19 yaşlarında genç bir kız koşarak Sevim Hanım'ın yanına yaklaşıp, " Ben sizin evinizde tekrar dünyaya geliyorum. " diyor. Sevim Yıldız uyanınca her halde kızım olacak diye rüyasını yorumluyor. Altı gün sonra Müge dünyaya geliyor. Müge 3 yaşına geldiğinde, ailesine: " Siz benim annem ve babam değilsiniz. Burası da benim evim değil. " demeye başlıyor. Aile önceleri bu sözlerin üzerinde pek durmuyor. Ancak Müge her geçen gün biraz daha garipleşmeye başlıyor. Sonunda gerçek ailesine ve evine gitmek için ısrar ediyor. Bunun üzerine ailenin büyükleri konuyu araştırmaya başlıyorlar. Fakat Müge ailesi hakkında annesinin Seher, babasının adının ise Ethem olduğunun dışında başka bir bilgi veremiyor. Aradan sıkıntılı ve huzursuz iki yıl geçiyor..... Müge 5 yaşına geldiğinde bir gün aniden, daha önceki hayatında nasıl öldüğünü hatırlıyor ve 19 yaşındayken elektrik çarpması sonucu öldüğünü söylüyor. Bu gelişmeden iki ay sonra.... Bir gün ailesiyle çarşıda dolaşırken, tanımadıkları bir bayanın arkasından " Hala " diye bağırıyor. Annesi hemen bayanın yanına gidip, yakınları arasında " Seher ve Ethem " adında evli bir çift olup olmadığını soruyor. Alınan olumlu cevaptan sonra, derhal verilen adrese gidiliyor..... Müge gidilen adresteki evin bütün fertlerinin isimlerini teker teker saymaya başlıyor. Yakın akrabalarının hatta komşularının bile isimlerini teker teker sıralayıp, şu anda nasıl olduklarını soruyor. Onlardan haber almanın rahatlığıyla, büyük bir insan gibi koltuğa yaslanıp derin bir nefes alıyor. Müge rahatlamışı... Ya her iki aile ? Seher Hanım bütün bu olup bitenlerden şaşkın bir halde biraz kendisini toparlayabildikten sonra, Müge'ye yaklaşarak bazı sorular sorma ihtiyacı hissediyor: - Önceki yaşamında benim kızım olduğunu iddia ediyorsun... Sana bir kaç soru sormak istiyorum. Cevaplayabilir misin ? Müge başını sallayarak olur cevabını veriyor.... - Peki, o zaman söyle bakalım... Kızım evde yalnızken ölmüştü. Sen benim kızımın ruhunun taşıdığını iddia ettiğine göre bana ölüm şeklini ve nedenini açıklayabilir misin ? Müge tereddütsüz anlatmaya başlıyor: - Sen komşuya kahve içmeye gittikten sonra, senin daha önce temizlediğin buzdolabının altında biriken suyu temizlemek istedim. Elektrik çarptı ve ben öldüm. Ölümümden bir sene önce ticaret lisesini bitirmiştim.... Bu doğru cevaplardan sonra Seher Hanım, yalnız ailesinin bildiği, aileye ait çok özel sorular sormaya başladı. Müge bütün bunlara da ayrıntılı bir şekilde cevaplar verdi. Ve hepsi de inanılmaz doğruluktaydı... Seher Hanım'ın şaşkınlığı her geçen dakika artıyordu.... Son bir soru daha sormak istedi... - Kızım ölmeden bir gün önce çarşıya çıktık.. Kızıma bir şey aldım. Bunu kızım ve benden başka kimse bilmiyor. Paket hala açılmadı. Onun içinde ne olduğunu bana söyleyebilir misin ? Müge geçmiş yaşamındaki annesine bakarak gülümsedi:.. " Kırmızı kadife terlik... " Müge şu anda iki ailesiyle birlikte yaşıyor. Özel günlerde (Anneler, Babalar Günü vs.) iki annesine ve iki babasına da hediyeler alıyor. Durumu her iki ailede kabullenmiş durumda... Müge artık hırçın, isyankar ve huzursuz değil. Aradığını bulan kişilerin huzurunu yaşıyor... 23) MISIR'DA ÖLDÜM.... SİZİN EVİNİZDE TEKRAR DOĞUYORUM... Adı ve Soyadı: Hasan Buhayri Ünal Doğum Tarihi: 1956 Konuştuğumuz Tarih: 21.11.1992 Konuştuğumuz Yer: İskenderun Arşiv NO: 002 Doğumdan yarım saat önce dedesi rüyasında; genç bir erkeğin, kayığın küreklerini hızlı hızlı çekerek kıyıya yaklaştığını görüyor. Kim olduğunu sorduğunda ise; " Ben Hasan Buhayri'yim. Mısır'ın Tanta şehrinde öldüm. Sizin evde tekrar dünyaya dönüyorum. " diyor. Genç adamın yanağındaki ben, dedenin dikkatini çekiyor. Uyanın rüyasını, erkek bir torun sahibi olacağım diye yorumluyor. Yanında yatan eşini uyandırıp, " Galiba torunumuz erkek olacak hanım " diyor. Kısa bir süre sonra beklenen telefon geliyor.. Ve yanağında kocaman beniyle sağlıklı bir erkek bebek doğduğu haber veriliyor. Ünal ailesine göre dedenin rüyası çıkmıştır. Bebeğin yanağındaki ben ise sadece basit bir tesadüftür! Aile fertleri dedenin isteği üzerine bebeğin ismini Hasan Buhayri olarak koyup, nüfusa geçiriyorlar. İki yıl boyunca her şey normal gidiyor. Ancak Hasan 2 yaşına gelince gariplikler birbirini takip etmeye başlıyor. Hasan bilinmeyen bir dilde sözcükler söylemeye başlıyor. Bu sözcüklerin daha sonra Mısır diline ait olduğu anlaşılıyor ! 3-4 yaşlarına gelince ailesinin sosyal yapısını yadırgamaya başlıyor. Benim evim burası değil diye ısrar ediyor. 5 yaşında ise geçmiş yaşamındaki ölüm şeklini hatırlıyor. Nil deltasında Tanta şehrinde birçok tekesi olan balık ticaretiyle uğraşan zengin bir tüccar olduğunu anlatıyor. Tayfalarının arasında çıkan bir isyanı bastırmak isterken kaza ile vurulup denize düşerek öldüğünü ve Mısır'da çok parası olduğunu en ince detaylarına kadar bir solukta anlatıyor. Aile endişe duymaya başlıyor artık.... Baskıyla çocuğa bu anlattıklarını unutturmaya çalışırlar... Konuşmaması, hatırlamaması için çareler ararken, Hasan evli olduğunu da hatırlıyor. Karısının ve iki çocuğunun yalnız kalmaması için Mısır'a gitmesi gerektiğini ısrarla aileye söyleyerek, onlara kendisini Mısır'a göndermesi için yalvarıyor... 9-10 yaşlarına gelince evden kaçma planları yapmaya başlıyor. Kendisine neden sorulduğunda; Mısır'dan ailemi ve paralarımı getirirsem burada çok zengin oluruz, cevabını veriyor. Ancak ailesi kesin olarak kendisine karşı çıkıyor ve hiçbir zaman onu Mısır'a göndermiyor. Bundan sonra Hasan ailesi tarafından sıkı bir takibe alınıyor. 13-14 yaşlarına gelince daha fazla ailesinin baskılarına dayanamayarak, Mısır'a gitme sevdasından vazgeçmek zorunda kalıyor. Kendisini İskenderun'da balıkçılığa veriyor. Hasan Buhayri Ünal şu anda 38 yaşında... İskenderun Deniz Su Ürünleri Lmt. Şirketleri ortaklarından.... Kısacası bu yaşamında da yine balık ticareti yapıyor. Değişmeyen bir başka özelliği ise deniz korkusu.... Bu yaşantısında ölümünün diğer yaşamında olduğu gibi denizden gelebileceği korkusunun üstünden atamadı.... Deniz, Hasan Buhayri Ünal'ı alabildiğine ürkütüyor... 24) ANNESİNİN TÜM BASKILARINA RAĞMEN GEÇMİŞ YAŞAMININ ANILARINI UNUTMADI...! Adı ve Soyadı: Mevlüde Büyükaşık Doğum Tarihi: 19.02.1963 Konuştuğumuz Tarih: 18.07.1993 Konuştuğumuz Yer: İskenderun Arşiv NO: 003 - Burası benim evim değil... Adım Sema... Ben çok zenginim... Bu sözler Mevlüde Hanım'ın 4 yaşıma girdiği güne rastlıyor. Aile biraz şaşırıyor ama ilk başta pek üzerinde durmuyorlar ve önemsemiyorlar. Bu yaşlardaki çocukların hayal güçlerinin biraz fazla olabileceğini düşünüyorlar. " Varsın böyle konuşsun, kime ne zararı olabilir ki ? " diyorlar. O yıllarda Antakya'nın girişinde merkeze oldukça uzak bir semtte oturuyorlar. Mevlüde 7 yaşlarındayken, bir akşam üstü annesiyle birlikte mahalledeki fırına gidiyorlar. Sıranın kendilerine gelmesini beklerken, yoldan çok lüks bir arabanın geçtiğini görüyorlar. Kapıda duran gençler, arabayı kullanan gencin, Antakya'nın en zengin ailelerinde Köse Ailesi'nin büyük oğlu Semir olduğunu söylüyorlar. Bunun üzerine 7 yaşındaki Mevlüde, hemen gençlere dönüp, " Semir değil, Semih'ti " diye lafa karışıyor. Annesi: " Sus bakalım... Sen nereden tanıyorsun ? " diye azarlayınca, Mevlüde uzaklara doğru bakıp: " Nasıl tanımam, ben daha önce onların annesiydim. Semir'in küçük, Semih'in büyük olduğunu nasıl bilmem " diye cevap veriyor ! Annesi çok şaşırıyor ve korkuyor. Mevlüde'nin kulağını çekip: " Bir daha böyle acayip şeyler söylersen seni çok kötü döverim " diye azarlayınca, Mevlüde aradan geçen 4 yıl boyunca, bu konu hakkında ağzını bile bir daha açmıyor. Aradan yıllar geçiyor..... Mevlüde 11 yaşına bastığı yıl, Antakya'nın merkezine, yeni bir semte taşınıyorlar. Mevlüde, Vali Teoman İlkokulu'nun beşinci sınıfına başlıyor. Bir gün teneffüste arkadaşlarıyla oynarken, yoldan geçen bir ortaokul öğrencisini görüyor. Ve çocuğun yanına koşup dikkatlice bir şekilde onu inceliyor. Daha sonra çocuğa sarılarak, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. " Ben senin annenim, sen doğduktan 1 - 2 gün sonra öldüm. O zaman adım Sema Köseydi. Kum ocaklarımız vardı. Altı kardeştiniz. 3 kız 3 erkek.... Ağabeylerin, ablaların nasıllar ? Şu anda ne yapıyorlar ? " deyince çok şaşıran ve hayretler içinde kalan çocuk: " Bunların hepsi doğru ama sen nereden bilebilirsin ? " deyince, Mevlüde çok rahatlıyor. Evinin adresini verip, kardeşleriyle muhakkak kendisine gelmelerini söylüyor. Ertesi gün aile verilen adrese gidiyor.Kapıyı onlara Mevlüde açıyor. Çocukların altısı da kapıda kendilerinden 10-15 yaş küçük Mevlüde'ye hayretle bakıyorlar. Daha sonra Mevlüde ile uzun uzun görüşüyorlar. Ailelerinin en gizli olaylarını bile Mevlüde'nin ağzından en ince ayrıntılarıyla dinledikten sonra şüpheleri kalmıyor... Küçük kıza sarılıp: " Çok entresan bir olayla karşı karşıyayız.... Annemizin ruhu Mevlüde'de yaşıyor. Anlattığı her şey tamamıyla doğrudur. " diyorlar. İki aile bu gün hala görüşmeye devam ediyorlar. Mevlüde Hanım İskenderun'da oturmakta olup, evli ve iki kız çocuğu annesidir. Üstünden bir türlü atamadığı bir korkuyla yaşamına devam ediyor: Doğum yaptıktan sonra hastalanıp, bir önceki yaşamında olduğu gibi ölmek..
|
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 16
Tecrübe Puanı: 0 ![]() |
[Sadece Kayitli Kullanicilar Linkleri Gorebilir. Lutfen KAYIT olunuz.][Sadece Kayitli Kullanicilar Linkleri Gorebilir. Lutfen KAYIT olunuz.][Sadece Kayitli Kullanicilar Linkleri Gorebilir. Lutfen KAYIT olunuz.]
__________________
[Sadece Kayitli Kullanicilar Linkleri Gorebilir. Lutfen KAYIT olunuz.] |
|
|
|