Alt 01-31-2008, 03:13 PM   #1 (permalink)
 
mmmr07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: AfriKâ xD
Mesajlar: 245
Tecrübe Puanı: 10
mmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant futuremmmr07 has a brilliant future
Exclamation Mehmet Akif Üzerine Makaleler...

BİRKAÇ SÖZ
Mehmed Akif Ersoy'un altmışüç yıllık ömrü, bir destan güzelliğiyle geçti.
Onun dosdoğru şahsiyetini, en insafsız muhalifleri bile alkışlamak mecburiyetinde kaldılar. Cumhuriyet devrimizin en dikkate değer fikir ve sanat öncülerimizden biri de M. Akif tir.
O, bizim mütefekkir şairlerimizdendir; Ümidimizin, imanımızın, çilemizin, vatanseverliğimizin, hürriyet aşkımızın şairidir.
Millî Mücadelemizin maddî ve manevî cephesini omuzlayan kahramanlar arasında, Mehmed Akif Ersoy'u görmeyenlere ve göstermeyenlere, söyleyecek sözümüz de uzatacağımız kitabımız da çoktur.
Cumhuriyet tarihimizde, taassuba, cehalete, tembelliğe ruhsuzluğa - köksüzlüğe... Mehmed Akif öfkesiyle baş kaldırmış kaç şairimizi sayabilirsiniz?
İkinci Mahmud zamanından beri, çağdaşlaşmak yolunda, Milletimize bazen tamamen yanlış, bazen kırk noksanla sakat reçeteler verildiğini, Akif kadar bilen ve bize doğru yolu gösteren kaç şairimizi gösterebilirsiniz?
M. Akif'e göre, Milletimiz, ancak, marifet ve fazilet temellerine dayanarak yükselebilir. Akif'in marifetten kasti: ilimdir, tekniktir, sanattır. Fazilet ise: bizi millet haline getiren maddî ve manevî özellikleriyle kültür değerlerimizdir.
Akif’in SAFAHAT isimli dev eseri, bilgisizliğimize, taklitçiliğimize, yanlış tevekkül anlayışımıza ve Batı Dünyası karşısında kapıldığımız küçüklük duygumuza bir isyan çığlığıdır.
M. Âkif’e göre; "Eski, eski olduğu için atılmaz; zararlı veya faydasız olduğu için atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz; doğru, güzel ve faydalı ise alınır!"
Türkiye’mizi zaman zaman kasıp kavuran çeşitli buhranlar, bu ölçünün yokluğundan alevlenmektedir.
Yurdumuzun huzurlu, güvenli ve güçlü olması, Mehmed Akif Fikriyatıyla mümkündür. Bugünkü ve yarın ki Türkiye'nin aydınlığı, genç nesillerimize, Mehmed Akif idealizmi vermekle sağlanabilir.
1984 yılında, Ankara'da kurulan MEHMED AKİF ERSOY FİKİR VE SANAT VAKFI:
Milletimize fikirleri, eserleri ve şahsiyetiyle mal olmuş bulunan mütefekkir şairimizin hâtırasını yaşatmak, eserleriyle ve örnek şahsiyetiyle yurt içinde ve dışında bilhassa genç nesillere tanıtılmasını sağlamak.
Fikri, sanatı ve şahsiyeti üzerine yapılacak çalışmaları ve yayınlan desteklemek,
Eserlerinin noksansız ve tenkitli baskılarını hazırlatmak ve yayımlatmak, dergilerde kalmış çeşitli yazılarını ve şiirlerini derleyerek yayın haline getirmek gayesiyle yola çıkmıştır.
Site , bu düşünceyle hazırlanmıştır. Mehmed Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı'ı yeni çalışmalarla sizi tekrar arayacaktır.
Selâm! Sevgi! Saygı!
Yavuz Bülent BAKİLER


-----------------------------------------------
---------------------------
------------------

Vakıf medeniyetimiz ve vakıf düşmanları
Vakıflar Haftası, 1400 yıllık medeniyetimizin en kalıcı kurumlarından olan vakıfların sıkboğaz edildiği bir zaman ve zeminde yad edildi.

Medeniyet tarihimizde, Cumhuriyetle başlayan resmi “toplum mühendisliği” projesi, bir kırılmayı temsil eder. Vakıf kurumu, bu kırılmaya rağmen kendisini ayakta tutmayı başaran ender İslami kurumlardan biri olmuştur.

Vakıf müessesesi ayakta kalabilmiştir kalmasına da, bu süreçte hem dışardan hem de içerden bir hayli yozlaştırıcı ve işlevsizleştirici müdahaleye maruz kalmıştır. Bu nedenledir ki vakıflar iki cephede birden saldırıya maruz kalmıştır: Hem fiziki varlıklarına yönelik saldırı, hem de işin ruhuna temsil eden amaçlarına ve muhtevasına yönelik saldırı…

Vakıfların varlığına son vermeyi kendi çıkarları açısından rasyonel bulmayan egemenler, İslam medeniyetinin bir kurumu olan vakıfların İslami içeriğini boşaltmaya ağırlık verdi. Öyle ki, İslam’ la savaşmak için yola çıktığını söyleyen kişi ve zümreler, bu savaşı yürüttükleri kurumlara “vakıf” adını vermek gibi bir densizliği dahi irtikap edebildiler. Tam bir kara mizah örneği olarak işi İslam’ la savaş olan - sözüm ona – ‘vakıflar’ dahi kurulabildi.

Türkiye’ nin son dönemde sokulduğu “post modern darbe” sürecinde, yukarıdaki türden saldırılar yeterli bulunmamış olacak ki, vakıflara ve onların İslami ruhuna yönelik saldırılar gemi azıya aldı. Öyle ki, mahut süreci başlatan metnin bir maddesi de vakıflara ayrılmıştı.

Yönetme tekelini üç çeyrek asırdan beri ellerinde tutan yabancılaşmış seçkinin denizi tüketip ülkeyi açlığa ve sefalete mahkum ettiği şu günlerde, vakıflara duyulan bu korkuyla karışık kinin nedeni daha iyi anlaşılıyordu. Çünkü İslam’ ın yoksulla varsıl, muhtaç olanla ihtiyaç gideren arasında kurduğu köprüler olan hayır vakıfları, yaptığı hizmetlerle Müslüman milletlerin gönlünde taht kuruyordu.

Farklı farklı vakıfların yöneticileriyle görüşmelerinden çıkardığım sonuç şuydu: düne kadar vakıflar, yoksula, aça, yetime, düşküne, muhtaca “devletin yapamadığını” yapıyordu, bugün ise “devlet adına çıkarılan bin türlü engele rağmen” yapıyor.

Konuştuğum bir vakıf yöneticisi, Ramazanda, mahalle mahalle muhtarlar eliyle yoksul tespiti yaptırıp 1500 yoksula 4 kişilik bir ailenin en az iki aylık erzakı bulunan ağır ve değerli erzak paketleri dağıttıklarını söylüyordu. Aynı yetkili, bu yıl aldıkları tepkinin geçen yıllardan çok farklı olduğunu hem gözleri sevinçten parlayarak, hem de buruk bir ses tonuyla aktarıyordu.

Gözleri parlıyordu, çünkü tuzu kuru yönetici seçkinler marifetiyle bir ekmeğe muhtaç edilen yoksulların, kimsesiz ihtiyarların, yetimlerin derdine kısmen de olsa derman olmuşlardı. Buruktu, çünkü bu sefalete açlığa, yoksulluğa milleti mahkum eden yönetici zümreler, bir yerde kendi ayıplarını örten vakıfları sıkboğaz ediyor, onları ellerinden gelirse yok etmek, gelmezse korkutup sindirerek işlevsizleştirmek için elindeki devlet (aslında “millet”) imkanlarını kullanarak görünürde İslami vakıflara, esasta ise milletin yoksullarına ve muhtaçlarına karşı savaş veriyordu.

Sözün özü; vakıflar yoksullukla, bürokratlar vakıflarla mücadele ediyordu.

İşin trajikomik yönlerinden biri de ne, biliyor musunuz? Bu bürokratların, pasaporttan tapuya, egzoz ölçümünden sağlık karnesine, sabıka kaydından nüfus cüzdanına, devletle ilgili her bir işte cebren ve hile ile vatandaşın sırtına bir sülük gibi yapışıp para emen hortumcu “kamu vakıflarının” mütevellileri arasına yerleşip, bir şekilde bu sözüm ona ‘vakıflardan’ uçlanıyor olmaları…

Bu da “sözün özünün özü” : İslami hayır vakıfları milletin derdine derman olup onun yardımına koşarken, devlet kurumları adına kurulan “kamu vakıfları”, hiç kimseye sormadan “zorunlu bağış” adı altında cebimize saldığı hortumla, vatandaşın ensesine yapışmış bir sülük gibi kanını emiyordu. Bürokratlar, bir yandan bu vakıflarda biriken trilyonların (geçenlerde bir haber bülteninde sadece tapuyla ilgili böyle bir kamu vakfında biriken miktarın “75 trilyonu aştığı, güvenlikle ilgili bir ‘vakfın’ varidatının ise 100 trilyonları bulduğu duyuruluyordu) nereden-nasıl gelip nereye-nasıl gittiğini denetleyecek olanların önüne gerilirken, bir yandan da hayır vakıflarını “kılık-kıyafetle mücadele” kapsamında çifte kıskaç altına alıyorlar.

“Tavşana kaç tazıya tut” demeyi siyaset haline getiren hükümetin vakıflardan sorumlu devlet bakanlığını uhdesinde tutan ortağının tuzu kuru genel başkanı da, vakıfların sıkboğaz edilmesinden –güya- şikayet ediyor.

Kimi kime şikayet ediyor acaba? Bu ülkede, biri görünen biri de görünmeyen iki hükümet var da, görünen hükümet, ecinni gibi görünmeyen hükümetin icraatlarından mı yakınıyor? Aynı isim, “kamu vakıflarının toptan kapatılması” gibi hayırlı bir cümleyi sarf ettiğine göre, ilk teşebbüsün de kendi grubundan gelmesini beklemek hakkımız değil mi? Hiç olmazsa bu milletin cebine indirdikleri sayısız hortumun bir tanesi eksilirdi.

Her şeyden önce, eğer hükümetin muhalefet ağzıyla konuşan ortağı samimiyse, yoksulların, kimsesizlerin, dulların, yetimlerin yardımına koşan ve kötü yönetimden dolayı ülkeyi açlığa mahkum eden tuzu kuru yönetici seçkinlerin açtığı yaraları bir nebze olsun saran hayır vakıflarının yakasından, bürokratlarının şaibeli – ve kimi zamanda kirli – ellerini çektirmeli.

Hoş, çekmeseler ne yazar ?

Bu millet kimin daha ne olduğunu, kimin kim adına hizmet ettiğini, kendi geleceğini yok edenlerin kimler olduğunu bilmeyecek kadar aptal mı?
SAMİ HOCAOĞLU
Gazateci / Yazar


--------------------------------------
------------------------
--------------



MEHMET AKİF ERSOY 132 YAŞINDA
Akif’in millet sevgisi, bilgi donanımı, mücadele azmi, bağımsızlık ateşi insanımıza ışıktır, yoldur.
Tacettin Dergahı’nda kaleme aldığı İstiklal Marşı’mız ve Safahat yurt sevgisi, varlığın ve onurun korunması, saygın kimliğimiz ve yeniden doğuşumuzu anlatan baş eserdendir.
Akif’in sesi ve nefesi mısralarında milli haykırış, ulusal şahlanış, kaybolmayan heyecan olmuştur.
Akif’i anlamamak, anlayamamak bir noksanlıktır.
Eserleri ve hayatıyla da Akif fazilet abidesidir, tek taşınabilir anıttır.
Mesajı, millet, din, bilim, medeniyet, insan ve çağdaşlıkla donanmış derin ve tarihi dizelerdir.
Akif tarihe sığmayan bir destan sahibidir, ulusal heyecanımızın kükreyişidir.
Tek dişi kalmış medeniyetçiler sevr’i hortlatmaya kalkışırken karşılarında milenyumun Akif’lerini, Asım’ın neslini bulacaklardır.
Dualarımız Akif’e
Rahmet O’na olsun.
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli



131. YILDÖNÜMÜNDE MEHMET AKİF ERSOY
Örnek şahsiyet.
İman ahlak sahibi.
Mert ve sarsılmaz bir karakter.
Milletin ta kendisi bir insan.
Toplumun derdini kendine dert edinmiş bir sanatçı.
Halkının duygu ve düşüncesiyle donanmış bir yapı.
İstikbali bütün refahıyla arzu eden bir mütefekkir.
Dizeleri yumrukları gibi vurucu bir sporcu.
Yol gösterici.
Düşünce adamı, fikir önderi.
1873’ te İstanbul’ un Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesinde doğdu. Hicri 1290 yılının Şevval ayıydı. Miladi tarih ile karşılaştırıldığında Akif’ in doğum tarihi 1873 yılının 22 Kasım – 20 Aralık tarihleri arasına tekabül ediyor.

Babası Tahir Efendi ebced hesabıyla oğluna “Ragıyf” adını koydu. Baba bu ismi söylemesine rağmen, ailenin öteki fertleri söylenmesi ve anlaşılması zor olan “Ragıyf” yerine “Akif” dedi.

Emine Hanım ile 45 yaşında evlenen Tahir Efendi’ nin bir de Nuriye isminde kızı vardı.

Mehmet Akif Emir Buhari Mahalle Mektebi’ ne sonra sırasıyla Fatih İptidaisi (ilkmektep), Fatih Merkez Rüştiyesi, Mülkiye İdadisi (Sivil Lise) ve Halkalı Baytar Mektebi’ nde okudu.

Muallim Naci’ den ders gördü. Osmanlıca’ dan başka Arapça, Farsça, ve Fransızca biliyordu. Yabancı eserlerin çoğunu orijinalinden okurdu.

Kamu hizmetinin daha başında iken kendini milli mücadelenin içinde buldu. milletin ve memleketin felaketli yıllarını gördü. Gurbete vardı. Maddi-manevi sıkıntılara düştü. Buna eşi İsmet Hanım’ ın astımı da eklendi. Ancak kendisi hep ümitvar oldu, halka ufuk ve yol gösterdi.

İttihat ve Terakki’ ye girdi. Yükselmek için aydınların iltifat ettiği bu parti Akif’ e “cemiyetin bütün emirlerine bila kaydü şart” diye yemin ettirecekken, sanatçı “emri marufuna biat ederim. Mutlak söz veremem” diye itiraz edince yemin metni değiştirildi.

Hep birlikte iş yapmak isterdi.

Onun için dostlarına yakın olmak amacıyla ev değiştirdi. Akla değer verirdi.

İslam dünyasındaki yenileşme hareketine arka çıktı.

Cemalettin Efgani ve talebesi Muhammed Abduh ile bu nedenle muhabbet payda etti. Darbelerle, müdahalelerle değil, maarif ve ıslahatla İslam dünyasının kalkınmasını öngördü.

Calibi dikkat 31 Mart İsyanına’ da Akif, “intica ” diyor.

Savaş, açlık, sefalet, cehalet ve feryat yılları o’ nu çok etkiledi.

Hayat dizelerine yansıdı sanatla, destan şairi oldu, destan şair oldu.

Hakkın sesleri’ nin interlandını ve yansımasını genişletti.

Bir vefa örneği verdi ve sözünü tutarak yetim kalan arkadaşı İslimiyeli Hasan Tahsin Bey’ in çocuklarına baktı.

Görevli gittiği Berlin’ de Müslüman esirleri sahiplendi. Alman hükümeti Müslüman esirlere hitabını plağa aldı.

Batı dünyasının tutuculuğunu deşifre etti.

Müslüman milletlere yaptıkları zulümleri ve çifte ölçü kullanan Avrupa’ nın bu mezalim karşısında nasıl hissiz ve seyirci kaldığını haykırdı.

Buna karşılık yaşadığı toplumunda zayıflığa, buhrana ve parçalanmaya neden olan hastalıklarını ortaya koydu.: “Maarif ve bilim” dedi.

Suudi Arabistan’ da Necid’ de isyan eden Arap kabilelerin yetkileriyle görüşmek üzere Teşkilatı Mahsusa Heyeti’ nde görev aldı. Başarılı oldu.

Daha sonra İttihat ve Terakki İktidarına muhalefet eden Akif, resmi göreviyle hükümet ve devleti ayrı görebilen bir vatansever olarak tavır geliştirdi.

“- Batmazdı bu devlet, batacaktır, demeyeydik,
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır,
Tek sen uluyan ve’ si gebert, azmi uyandır.”
Dizeleri Akif’ i haklı çıkardı. Hiç ümitsizliğe düşmedi, o en zor şartlarda ve günlerde bile.
Sanatı toplum için yaptı, milleti için yazdı.
Anadolu yollarına düştü. Halkı İstiklal Savaşı’ na çağırdı, teşvik etti. Vaazları cephelerde bastırılarak dağıtıldı. ”Silahımız yoksa, dişimizle savaşırız” ı ispat etti.
Biga, sonra Burdur Milletvekili seçildi.
Yakın takibe alındı bir müddet sonra.
İşsiz kaldı, fakru zaruret içinde sefillik sınırına yaklaştı.
Mısır’ a gitti, Türkoloji bölümünde Türkçe dersleri verdi.
Dönüşünde hastalandı, vatanında ölmek istedi, bu dileğini duasına hep ortak etti.
Muradına erdi.

Hamalların taşıyarak Beyazıd Camii’ ne getirdikleri kırık dökük tabutu daha sonra üniversite gençleri teslim aldı. Emin Efendi Lokantası’ nın Sahibi Mahir Bey’ den aldıkları Türk Bayrağına sardıkları tabutu, resmi tavra karşı fiili törenle Edirnekapı’ ya kadar bir miting heyecanıyla götürdüler, defnettiler.
Mehmet Akif Ersoy
Hem fikir, hem cemiyet adamı. Azimli, Vefalı, mütevazi, vakur, cesur, mert, mahcup, mukavim, dayanıklı, dostluğu çetin ceviz, yalnız ve mütefekkir, daima okur ve okutur, taassuba, cehalete, sapıklığa sapına kadar düşman, siyasetten uzak, müstağni,

Tek kusuru kendisini davasına adamak, milletine adamak, ülkesine adamak.

Sözde ve özde gerçek müslüman .
Kahraman Türk Milliyetçisi, yiğit bir memleketsever.
Cimrilere kızardı, cömert ve mükrimdi.
Müslümanlara yeniden İslam’ ı okutmaya, anlatmaya çalıştı.
Edebiyatı gıda gördü.
Ahlaksızlığa, felsefe şekli verenlere savaş açtı.
His ve fikirleri milletin ve tarihin motifiydi, tezyiniydi, özüydü.

Dualarımız hep O’ na.
Toprakta gezen gölgeme, toprak çekilince,
Günler şu heyülayı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir ?

Mehmet Akif Ersoy’ un doğumunun 131. , vefatının 67’ nci yıldönümünde bile Safahat hala taptaze, sanatçı hala memleketseverlik örnekleri veriyor.

Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Mütevelli Heyet Başkanı

MİLLETİN VAROLMA MÜCADELESİNİN DİZELERİ
İstiklal Marşımızın parlamentoda kabul edilişinin 82. Yıldönümünde Mehmet Akif ERSOY içimizde hala sımsıcak, hala taptaze.
Ülkemizde yaklaşık 500'ü aşkın törenin yapıldığı bugün TBMM ve sayın başkanı Bülent ARINÇ' ın sahiplenmesi gönlümüzdeki ateşi yeni bir filizde, kor ateşi haline dönüştürmüştür.
TBMM İlk Başkanı ve İstiklal Savaşı Kahramanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Parlamentoda "İstiklal Marşı" müzakereleri sırasında yaptığı tespit bugün için de önemli ve dikkat çekicidir.
"Bu marşın; İstiklal davamızı anlatış cihetinden büyük bir manası vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur.
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal.
Benim bu milletten daima hatırlanmasını isteğim vecizeler işte bunlardır."
Aktif, çocuk ve genç iken çalışkan ve sporcuydu. Delikanlılığında fedakardı, sözünün eriydi. Şair iken tam bir entelektüeldi. Kur'an mütercimi olarak da bu özelliğini sürdürdü. Sanatını davası için kurban etmeyi göze almıştı. Yazmadıklarını içinde hapsetti. Gönüllü sürgündü bir dönem. Her şeye rağmen bir erdem anıtıydı. Milletvekili olarak öyle, aile reisi olarak öyle, bir akademisyen olarak da öyleydi. Ortak özelliği "entelektüel ahlak" sahibi olmasıydı. Bu günde toplumumuzun en fazla ihtiyaç hissettiği sorun. İstiklal Marşı bütün bu özelliklerinden dolayı tek değilse bile en ideal insandı.
Akif'in şiir gücü ve tarzı dönemin beklentilerini karşılamak için son derece uygundu. Sanatı toplum ve davası için yürütüyordu. Şiirin özelliklerinden fedakarlık yapmıyordu. Türkçe'nin bütün nüans ve imkanlarını ustalıkla kullanıyordu. Çağının tanığı ve vicdani bir aydındı. Umut ve Ufuk doluydu. Bir sosyolog kadar ayrıntıları yakalayabilen gözlem gücüne sahipti. Dolayısıyla İstiklal Marşının bu denli etkili bir milli mutabakat metni haline getiren de budur.
Sarsılmaz bir imana sahipti.
Bir erdem kahramanıydı.
Türk şiirinde bu kadar kendi kendisi olabilen, yüksek ahlak sahibi, mütevazi ve ilkeli, entelektüel kapasitesi son derece yüksek, yaşadığı dünyanın farkında bir başka şair zor bulunur.
Akif, aynı zamanda bir milli mücadele kahramanıdır. Yazı, şiir ve vaazlarıyla halkı milli mücadeleye çağırmıştır. Yüreğindeki iman ve umudu cami kürsülerinden, eşraf ziyaretlerine kadar haykırdı.
Dünyada İstiklal Marşı yazan şairler arasında;
Hem milletinin var olma mücadelesine katılmış bir kahraman,
Hem milletinin dilini bu kadar iyi kullanabilen bir yazar,
Hem en büyük bir entelektüel, çağının tanığı ve vicdanı olan bir aydın,
Hem toplumun değerlerini ve kişisel ahlakını sağlam bir ilkellikte kendi şahsında bütünlemiş bir halk ve ahlak adamı,
Hem İstiklal Marşını arzu ve talep eden meclisin bir milletvekili,
Hem İstiklal Marşını yazmadan önce de ülkesinin büyük bir şairi olarak tanınan ve bütün bu özellikleri kendi şahsında toplamış başka biri yoktur.
İşte bugün böylesine bir yansımanın tezahürü.
Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Mütevelli Heyet Başkanı

-------------------------------------
----------------------
-------------


BUGÜNÜN AYNASINDA AKİF
Zaman geçer, nice bin inkılap olur zahir Fakat bu Akif-i pejmürde hep o Akif tir.
Osmanlı Devletinin yıkılışıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve bu kuruluşu mümkün kılan Milli Mücadeleyi yaşamış bir aydın, düşünür ve şair olarak Akif, toplumumuzun en çok okuduğu, sevdiği ve eserlerinde kendini bulduğu dava ve hizmet adamlarından biridir. Hep bir mahviyyet hali içinde kalabalıklardan, şöhretten ve ilgi merkezi olmaktan kaçınan Akif, ölümünden sonra hemen hiç kimseye nasip olmayan sevgi, saygı ve hayranlık halesiyle bezenmiş bir şöhrete kavuştu. "Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir" diyen şair, milletimizin tarihten aktüaliteye taşan sesi, vicdanı, yüreği ve aklı oldu. Ve milletimiz O'nu buldu, bildi ve sonuna kadar sevdi.
Mehmet Akif Ersoy, büyük ve yaygın şöhretine rağmen sanatıyla, kişiliğiyle ve mücadeleleriyle tam anlamıyla bilinen bir şair değildir. Hepimiz O'nu "İstiklâl Marşı Şairi", "Safahat Şairi" olarak bilir, tanır ve severiz ama ne yazık ki, onun iç dünyasına, değerler dünyasına nüfuz edebildiğimiz söylenemez. Akif’i çok iyi tanıdığını söyleyenler bile O’nun hayatından, eserlerinden bilinmeyen bir kaç enstantane ile karşılaştıklarında hayranlıklarını gizleyemedikleri gibi hayretler içine düşmekten de kendilerini alamıyorlar.
Aydınlar varlık sebeplerini "çağın tanıklığı" olarak izah ederler. Akif çağının tanığı bir aydındır. Safahat baştan sona bu tanıklığın eşsiz bir belgeselidir ve bu niteliğinden dolayı Safahat'ı bazı edebiyatçılar dönemin "şiirle yazılmış romanı" olarak niteler. Ancak Akif’in ve eserinin misyonu bu kadarla bitmez. Akif, elbette içinde yaşadığı toplumun, unutulmuş, kendi kaderine terkedilmiş kimsesiz ve sahipsiz insanların, dünya egemenlerinin yok etmeye çalıştığı bir milletin tanığıdır ama aynı zamanda vicdanıdır da. Bu vicdan bazen tarihin içinden süzülüp gelen bilge bir ses, bazen şahit olduğu haksızlıklar karsısında alfabenin bütün sesleri, sözlüğün bütün imkanları ile haykıran bir çığlık, bazen ümitsizlik duvarını delmeye çalışan ve kendinde bütün bir milletin sesinin toplamını yansıtan davudi bir seda, kendisi söz konusu olduğunda acılı, yalnız ve yaralı bir yüreğin iniltisi olarak yükselir. Bu ses bazen zalimin suratında bir tokat, bazen sahipsiz insanların yüreklerini ısıtan bir şefkat, bazen ölçüyü aşanlar için bir ikaz ve bazen milletimizi yok etmeye çalışan güçlere karşı bir ültimatomdur.
Bu kadar da değil. O sadece gören ve terennüm eden, yazan bir şair değil, aynı zamanda üzerine düşen görevi yerine getiren bir eylem adamıdır da. Bu özelliğini hayatının her döneminde görmek mümkündür. Çocukluğundan ölümüne kadar O, hep gören, düşünen, söyleyen ve eda eden insandır.
O, ülkesinin, milletinin yaşadığı acıları, yıkımları, zulümleri en derin şekilde hissetmiş yaralı bir gönül ve nihayet milletinin varolma mücadelesine coşkuyla katılmış bir mücadele adamıdır. O’nun en büyük eserlerinden biri olan İstiklâl Marşı milletimizin birlik ve bütünlüğünün esaslarını, milli mücadelenin ruhunu ortaya koyan emsalsiz bir eserdir. Orada bütün özellikleriyle milletimiz, değerlerimiz özlemlerimiz, geçmişimiz ve geleceğimiz yer alır.
Bu kadar özelliği bir arada taşıyan bir aydın sadece Türkiye'de değil, dünyada da son derece azdır. Üstelik Akif, bütün bu özelliklerinin yanında kelimenin tam anlamıyla bir ahlâk kahramanıdır. Akif'in hayran olduğumuz bütün özelliklerinin belki de temel kaynağı sahip olduğu ahlak anlayışıdır. Bu ahlakta, itaat ve isyan, merhamet ve öfke, düşünce ve duyarlık, korku ve cesaret, irade ve umut, bilim ve sanat, mahviyet ve çok güçlü bir kişilik çok sağlam bir irade ile altın oranlarda bir bileşime kavuşur ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın deyimiyle Akif'in hayatı Safahat'ından daha büyük bir şiire dönüşür.
Bütün bunlardan yola çıkarak Akif'in bizi kendisine hayran eden kişiliğini daha iyi anlayabileceğimiz bir analize tabi tutabiliriz. Akif'in kişiliği birbirini bütünleyen ve birbirinden koparılması imkansız bir kaç ayrı alanda tahlil edilebilir: Aydın ve şair Akif, bir iman ve ahlak adamı olarak Akif ve bir dava ve mücadele adamı olarak Akif. Aslında bu Akif'ler bile daha iyi anlaşılmak için bir kaç ayrı bölüme ayrılarak incelenebilir ama Akif öyle bir kişisel bütünlüğe sahiptir ki bütün kategorik teşebbüsler birdenbire büyük bir yapaylığa dönüşür.
Akif'in hayatını ve ahlakını oluşturan en önemli unsur "kendi kendisi" olmaktır. Bu O’nun bütün hayatını yönlendiren bir ilkedir. İmanında, san'atında, yaşantısında, kendi adına ve toplum adına konuşurken hep aynı insandır ve neyse odur. Bir başkasına benzemek, ödünç alınmış kimliklerle ortaya çıkmak, olduğundan fazla görünmek ve söylediği ile yaptığı arasında bir uyumsuzluk, düşünce, duyarlık ve imanıyla ters düşmek O'nun hiç bir şekilde katlanamayacağı bir düşkünlüktür. Bu ilkeli ve bütünlüklü kişilik Akif'i bir erdem anıtı haline getirir. Akif yanılmış olabilir, yanlış yapmış olabilir ama asla tutarsız ve samimiyetsiz olmamıştır. O'nün için verilmiş bir sözün, kurulmuş bir dostluğun, bağlanılmış bir imanın, sahip olduğu vatanın bedeli hayattır. Akif hayatı pahasına sever, hayatı pahasına bağlanır, hayatı pahasına inanır ve verdiği sözü hayatı pahasına verir. Bu yüzden dostluğu kelimenin her anlamıyla sonuna kadar güvenli ama o ölçüde de zorludur.
Bu yalçın bir kaya gibi sert, sağlam ve muhteşem karakteri engin bir hoşgörü ile taçlanır. Akif ahlaki ilkelerinde kendi nefsine karşı son derece katı ama başkalarına karşı ise o ölçüde hoşgörülüdür. Akif, cehalet, taklitçilik, ilkesizlik, kibir ve şarlatanlık dışında her kusuru özellikle kendisine karşı işlenen kusurları büyük bir hoşgörü ile karşılar. O Neyzen Tevfik gibi bir insanla dost olabilir, han köşelerinde Neyzen'den ney dersleri alır ve O'na Arapça dersleri verir. Ölüm döşeğinde iken kendisini ziyaret eden ve bir şiirini okuyan Faruk Nafiz Çamlıbel'in Akif'in gücenebileceği endişesiyle okumadığı,
Mahluka inan olur mu Faruk Hallak'ına yok itimadımız
mısralarını niçin atladığını sorduktan sonra şöyle cevap verir: - Benim Müslümanlığım bu beyitten rahatsız olmaz.
Akif'in vatanseverliği de samimi, ilkeli, pazarlıksız ve bütüncüldür. Bu vatana ait her güzellik, zenginlik, değerli olan şey O’nun vatan sevgisinin ve anlayışının bir parçasıdır. Baklavayı kötüleyen Mithat Cemal'le tartışır ve şöyle bağlar olayı Mithat Cemal: Akif için "Tekirdağı kadar memleketin karpuz kabuklan da vatandı. Dürüst, işini iyi yapan Kebapçı Kamil'i şiirine alır. Çünkü Akif in kebapçıya muhabbeti vatan sevgisiyle karışarak incelikli bir niteliğe bürünür.
Millet sevgisi de öyle. Akif hayatının hiçbir döneminde milliyetçi ya da Türkçü olmadı. Ama bir milliyetçiden çok daha fazla milletini ve Türklüğünü severdi. Kebapçı Kâmil'den bahsederken yekpare gurur kesilir ve "Burası bir Türk'ün idare ettiği o müesseseydi ki yemekleri hilesizdi; sahibi doğruluğu ile ekmeğini kazanan adamdı."
Mısır'da iken Kahire'ye indiğinde her seferinde Şekerci Hacı Bekir'in acentesine uğruyor, onlarla birkaç kelime konuşuyor ve susarak saatlerce orada kalıyor. Çünkü; "Burası O'nun gözünde onsekiz milyon Türkle görüştüğü yerdir. Bu Hacı Bekir Kutuları, bu güzel Türkçe, bu dükkan 'vatan'dır."
Akif in Türkçe sevgisi de köklüdür. Akif, döneminin aydınlarının hemen hemen tamamından çok daha sâde, katıksız ve güzel bir Türkçe ile yazdı. O sadece İstanbul Türkçesini, kibar muhitlerin Türkçesini değil bütün toplumsal kesimlerin Türkçesini ve Türkçe’nin argosunu çok iyi biliyor ve büyük bir rahatlıkla ve hiçbir komplekse kapılmadan kullanıyordu. Arapça ve Farsça'yı edebiyatı ile bilmesine rağmen ısrarla yaşayan Türkçe'yi tercih etti. Bu kadar da değil. O dil gibi duyarlığın da, edebiyat eserlerinin ruhunun da yerlileşmesini savunuyor, İran, Arap ve Batı etkisinden rahatsız oluyor ve sık sık hayıflanarak: "Kendi ruhumuzdan doğma bir edebiyata ne zaman kavuşacağız?" diye rahatsızlığını dile getiriyordu..
Akif'in dile yaptığı en büyük hizmetlerden biri de Türkçe'ye muhavere'yi (karşılıklı konuşma)yı kazandırmış olmasıdır. Akif'e kadar değil şiirde roman ve hikâyede bile karşılıklı konuşma son derece zayıftır.
Akif, sadece Cumhuriyet döneminin değil Türk şiirinin de en büyük destan şairidir. Çanakkale, Destanı, Bülbül ve İstiklâl Marşı'ndaki gibi bir milletin tarihinin, imanının ve duyarlığının bu kadar coşkulu, gür ve kararlı sesini ve bu sesin ifade ettiği ideali çok az şairimiz böylesine başarılı bir şekilde yakalamış ve terennüm edebilmiştir. Akif bir kuyumcu inceliği ile ve bir güzellik yaratmak için yazmaz, O kaya parçalarından dev anıtlar inşa eden bir şairdir.
Akif'in aydın kişiliği ile döneminin kişiliklerinden farklıdır. O kelimenin tam anlamıyla bir entellektüeldir. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı son derece iyi bilir. Iran ve Arap edebiyatını, divan edebiyatını ve batı edebiyatını kimsenin fark etmediği incelikleri yakalayabilecek kadar yakından tanır. Bir çok eseri aslından okurdu. Kendisini Quo Vadis'i Fransızca aslından okurken gören Cenab'ın (Şebabettin) şaşkınlığı için şöyle söyler: "Ne adamlar!.. Fransızca bâr roman okumak gözlerinde bir hadise." O Hügo'yu, Daudedet'i, Balzac'ı, Emile Zola'yı okuduğu gibi Şeyh Bedrettin'in Varidat' mı da Musa Kâzım Efendinin nezaretinde okur. Akif için bir kitabı okumak en az üç kere okumak ve esere bütünüyle hakim olmak demekti.
Akif sadece edebiyatla, şiirle değil sanatın bütün dallarıyla ilgili bir insandı. Esasen yakın çevresinde ilim adamı, sanatkâr ve politikacıların en iyileri bulunuyordu ve Akif için değerli adam, alanında en iyi ve başarılı olan insan demekti. Şerif Muhyiddin Targan'ı, çevresindeki dönemin ünlü müzisyenlerinden İzmirli Hafız Ahmet'i, Tanburi Aziz'i, Udi Asım'ı, Hafız Kemal'i nasıl kendinden geçerek dinliyorsa Macar Virtüöz Charles Berger'in çaldığı Bach'ın Chaconne'unu da huşu içinde dinler, kendisinin resmini yapan Rus ressamın da başarılı taraflarını bilir.
Akif'le ilgili temel yanılgıların sebeplerinden biri de O’nu sadece yazılarından, şiirlerinden tanımaya çalışmaktır. Akif yazdıklarından çok daha derin, çok daha geniş ufuklu, çok daha sanatkar ve çok daha şaşırtıcı bir insandır. Böyle iken O herkes gibi görünmeye çalışır. Mithat Cemal O’nun bu taraflarını tanıdıkça büyük bir şaşkınlık içinde şunları söyler. "Yüz kahramana yetecek ahlak ve seciyesiyle sıradan bir insan gibi nasıl yaşıyor?"
İşte Akif bu ifadede gizlidir.
Akif hep almadan veren, verdiğini de fark ettirmeyen değil fark etmeyen insandır. O bütün verdiklerine karşılık bu milletten hiç bir şey almadı. Akif fedâkârlığının en büyüğünü şiirini davasına kurban ederek yaptı. Ahmet Hamdi Tanpınar, "bu kudretli adamın bir kez bile içine dönüp bakmaması Türk Edebiyatı için büyük bir kayıptır" der, Edebiyat Üzerine Makaleler isimli eserinde. Akif içine dönüp bakan insandı ama şiirini iç dünyasının seslerine göre değil toplumun sorunlarına göre şekillendirdi. Bir mısraında "Gül devrinde gelseydim bülbül olurdum" diyen Akif bir konuşmasında da "bazen içime çok güzel düşünce ve duygular geliyor, ama bunları yazmıyorum" der. Şiirini millet için kurban etmenin nasıl büyük bir fedâkârlık anlamına geldiğini şair olmayanların anlaması son derece güçtür. Akif bunu göze alabilen insandır.
Biz bu büyük insanı yurtdışında yaşama zorunda bıraktık ve öldüğünde tabutunu at arabasının taşıdığı bir garib gibi gömmeye çalıştık. Fakat ilahi adalet O’nu şahlanan millet ruhunun birden bire bir miting haline dönüştürdüğü büyük bir kalabalıkla defnedilmek gibi bir lütufla ödüllendirdi.
Akif'e yönetimler ne sağlığında ne ölümünde sahip çıktı. Ama bu millet devleti yönetenlerin ihmalini fazlasıyla kapattı ve cenazesinin defnedilmesinden günümüze kadar O'na olan vefa borcunu büyük ve engin sevgisiyle ödedi. Çünkü Akif, milleti kendi kişiliğinde hissedebilen ve yaşayabilen bir insandı. Çünkü Akif bu milletin kendisi idi. Bu anlamda Akif'le kendimiz arasında tam bir benzerlik ve zıtlık vardır. Zıtlık hiçbirimizin Akif olmadığı, olamadığı benzerlik ise Akif'in tek tek hepimiz olduğudur. Yanıldığımız yerde O bir ikaz, yenildiğimiz yerde yeni bir hamle ve teşebbüs gücü, düştüğümüz yerde bir yükseliş ideali, tükendiğimiz yerde, her şeyin bittiğini imkânın bütün kapılarını üzerimize kapattığını zannettiğimiz bir anda yepyeni bir umuttur. O her zaman yanı başımızda bize benzeyen, bizden biri olarak bir yol gösterici olarak Safahat'ında konuşur.
Safahat bugün de herkese özellikle Akif'i anlamayanlara konuşmaktadır ve Akif sadece bizim nezdimizde değil tarih karşısında da giderek haklılık kazanmakta ve güncelleşmektedir.

Mehmet ÇETİN

------------------------------------
-----------------------
----------------



TOPLUMUN DEĞİŞİMİNE VE DÖNÜŞÜMÜNE ÖNCÜLÜK EDEN SANATÇI
Bir toplumun ulusal varlığı, esas itibariyle, o toplumun ortak arzuları, ortak beklentileri, ortak hayalleri ve tabif, ortak geçmişiyle oluşur. Ondan ibarettir ve bir toplumun “ulusal” bilinci dediğimiz şey bütün bu değerlere olan bağlılığıdır.

Pek çok değerle zenginleşen ulusal varlığımız, ulusumuzun geleceği konusunda da önemli bir teminatımız. Bunun içinde Akif' in özel bir yeri vardır düşünür olarak, bir Kurtuluş Savaşı kahramanı olarak, edebiyatçı olarak çok güzel bir yeri vardır.

Herkes bu konuda çok şey söyledi.

Benim için en çarpıcı olanlardan bir tanesini sizinle paylaşmak istiyorum.

Akif' in en büyük özelliği kendi ulusuna bir yabancı gibi bakmamasıdır. Kendi ulusunun, kendi toplumunun beğenmediği hususiyetlerine dahi kendi meselesi olarak yaklaşması, içerden yaklaşmasıdır.

Toplumu uygun görmediği, beğenmediği ya da layık bulmadığı halinden, formundan, yaşayış biçiminden bir takım mekanik yöntemlerle başka bir biçime, başka bir hale transforme etmek isteyen, daha çok yabancılaşmış aydın tipine benzemeyen , toplumun bütün meselelerini içinde kavrayan, toplumu içerden kavrayan ve toplumun değişimine, dönüşümüne içerden öncülük eden son derece önemli, değerli ve şahsiyetli bir aydın tipidir.

Kendi dönemindeki aydınlardan bir kısmının ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu hoşnutsuz koşullar karşısında topyekün değişimci, hatta “mandacı” diyebileceğimiz bir takım yol ve yöntemlere prim verdiklerini, sözcülüklerini yaptıklarını, bayraktarlıklarını yaptıklarını, hatta siyasi bir aksiyona dönüştürdükleri bir dönemde, Akif; toplumun yaşadığı bütün sorunları, toplumla beraber yaşayan, O'nun, o halini değiştirmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi, ihtiyaç duyduğu morali, maneviyatı, yine; O'nun kendi dinamiklerinden üretip, O' na sunan, son derece önemli bir milif aydın tipidir.

Akif' in Safahatı'nda, O gün tanık olduğu sosyal meselelere, toplumsal meselelere ilişkin çok detaylı tablolar, sahneler görmek mümkündür. Akif, toplumun bütün meselelerine tanıklık etmiş ve bunu eserlerinde yansıtmıştır. Dikkat çekici ve önemli olan şey, Safahat' ta zikredilen pek çok problemin aradan geçen, yaklaşık yüzyıla rağmen bugün, hala toplumumuzun çeşitli biçimlerde yaşadığı sorunları olmaya devam etmesidir.

Sorgulamamız gereken bir şey var: Bizim mi sorun çözme yeteneklerimizde bir problem, bir sorun var, sorun çözmeyi beceremiyoruz. Yoksa sorun çözme yaklaşımımızda mı bir şey var, yoksa bunlar çözülemez, aşılamaz sorunlar mı?

Bu düşünmemiz gereken ve üzerine sistematik akıl koymamız gerek bir şey. Bunun için aydınlara ve bir aydın tavrına ihtiyacımız var.

Ancak, Mehmet Akif'inkine benzeyen bir aydın duruşundan üretilebileceğine inanıyorum. Topluma yabancılaşmayan topluma tepeden, yukarıdan,üstten, yandan ama, toplumun dışında bir yerde durarak O' na bakmayan , O' nu içerden kavrayan, O'nun gelişmesini, O'nun büyüyüp serpilmesini, O'nun sorunlarının üstesinden gelmesini, iç dinamikleriyle başarmasına yardımcı olan bir aydın sorumluluğu.

Akif, gerçekten bir Türk aydını arayışının profilinin son derece önemli örneklerinden birisidir.

Daha çok İstiklal Marşı ve Kurtuluş Savaşı ' ndaki katkılarıyla öne çıkarılmış profilinin yanında, algılanmasının yanında bu boyutunun kavranılmasının da, bugün yeniden düşünülüp, tartışılmasının da daha anlamlı, daha yararlı olacağını düşünüyorum.
Erkan MUMCU
Kültür ve Turizm Bakanı

(*) Isparta Milletvekili, Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu' nun 25 aralık 2003 Perşembe günü TBMM' nin 37. Birleşiminde yaptığı konuşma.


------------------------------------------
---------------------------
-------------------



ARAP BACININ MAHREM KILI...
Bizim Türkiye; depremli, su baskınlı, rezalet ve sefalet yoğunluklu, asmalı kesmeli, siyasal cinayetli, gizli katilli, kendi yarattığı dev aynalarında megalo hamasetçi, “Sezarlaşma” sapkınlığına uğramış; vurgunlu soygunlu, üçkağıtçılık ve rüşvet yozlaşmasındaki hızda,dünya şampiyonu; yani efendim görünmez sakıncalar ve umacılarla dolu bir ülke olmasa; traji-komik bir sinema şenliği…

Düşünün ki, daha Cumhuriyet’ in ilk kurulduğu yıllarda; ulusal marşımız, İstiklal Marşı’ nın ozanı Mehmet Akif; temel inkılaplardan biri olan “şapka inkılabı” na karşı çıkıp, Mısır’ a kaçmış…

Ve günde saat başı, ulusal marş olarak okunan kutsal bir şiirin ünlü ozanı, Mısır’ a kaçtıktan sonra da; oğlu içerde sürünerek, yoksulluklar içinde yaşamış. Ve bir gün ölüsü, Beşiktaş’ taki çöp bidonu içinde bulunmuş.
Vazgeçtik 1826’ da, kendi 140 bin kişilik ordusunu katliamdan geçirmiş tarihteki tek ülke olmayı; “bir Türk’ ün cihana bedel olduğunu” da kendimiz söylemişiz; “Biz bize benzeriz” diyerek, ekonomik düzenimizin, Dünyadaki hiçbir ekonomik düzene benzemediğini de…

Harika bir yerdir Türkiye; görünmez sakıncalar ve umacılarla dolu bir ülke olmasa…

Bütün bu traji-komik sinema şenliğinin dayandığı temel çelişki; sanatta realizmi tarihte objektif bilimselliği, ekonomide saydamlığı, siyasette özeleştiriyi reddeden; sanal bir görünümden ibaret, “bir imaj çağdaşlığını” istisnasız herkesin benimsemesi gereken “resmi bir politika” olarak tüm topluma dayatmış olmamız…

Üstelik meleklik ve köylülük evresini henüz aşamamış bir topluma; mesleki hiçbir beceri vermeyen lise eğitiminden geçmişlerin dahi, ancak Hazine’ ye kapılanarak geçinebildikleri bir topluma; ekonomik verilerinin su üstüne çıkması yasaklanmış bir topluma; Hazine arazilerinin kadastrosunun dahi çıkarılmamış olduğu bir topluma; “hukukun üstünlüğü” ilkesinden yoksun bir topluma…
Evrensel bir saydamlaşma Türkiye’ yi de kapsadıkça; traji-komik bir sinema şenliği, tüm TV kanallarında daha çok ekranlaşıyor.

Ve harika bir dönem yaşanıyor.

60 liderli bir siyasetçiler sambası harika değil mi?
Harika değil mi, emekli valilerin geçinmek için çaycılık yapmaya başlaması…
Örtülü ödenek belgelerinin, imha edilip edilmediği tartışmaları da harika; AB üyeliğine sinsice yan çizme hesapları yapmak da…

Bu traji-komik sinema şenliği “Türk’ e Türk propaganda” yla “onlar-biz” ayrımı yapmaya dayalı; içi boş hamasi naralanmalar ve vatan, millet aşkı çok taşkın siyasetçi övünmeleriyle, daha ne kadar sürer?

Enseyi karatmayın ama, 20 - 30 yıl daha sürebilir…

Gerçi “temelden bir düzen değişikliğinin zorunlu” da, gündeme girmiş durumda ama…

Hazine’ den geçinmelilerin üst kesimine göre biçimlenmiş, 150 bin resmi arabalı, oligarşik bir “statüko” dan da, kolay kolay kimse yanaşmaz vazgeçmeye…

Seçim vaatlerine baktıkça, aklıma çok sevdiğim eski bir fıkra geliyor.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir dere kıyısında unutulmuş bir köy varmış.
Köye bir Şeytan musallat olmuş, Her gün iki kez köye geliyor; kadın erkek, genç ihtiyar, çoluk çocuk demeden; herkesin tek tek ırzına geçip gidiyormuş.

Ve köylüler hiçbir şey yapamıyorlarmış Şeytan’ a…

Bir gün fal bakan Arap bir Bacı’ nın yolu düşmüş köye. Köylüler:
- Aman Bacı demişler; durum böyle, böyle, böyle… sen falı malı bırak da, mümkünse kurtar bizi şu Şeytan’ dan…

Arap Bacı sormuş:

- Biliyor musunuz Şeytan’ ın nerde olduğunu?
- Derenin üstündeki tahta köprünün altında oturuyor.
Arap Bacı köyden ayrılmış ve köprünün üstüne gelince, aşağı doğru eğilip Şeytan’ a bağırmış;
- Sen Şeytan mısın _
- Evet…

- Senin üstesinden gelemeyeceğin hiçbir şey yok mudur?
- Yoktur…

Arap Bacı, elini mahrem yerine sokup kıvrık bir kıl koparmış:
- Al öyleyse bunu düzelt, demiş ve devam etmiş yoluna…
Aradan geçmiş 20 yıl…

Arap Bacı’ nın yolu yine aynı köye düşmüş. Köylüler, Arap Bacı’ yı davullar zurnalarla karşılamışlar:
- Senden sonra Şeytan bir daha hiç görünmedi, demişler. Ne yaptın, ne ettin bilmiyoruz ama, bizi Şeytan’ dan kurtardın. Bin yaşa Arap Bacı…

Hep birlikte yenmiş içilmiş. Arap Bacı köyden ayrılınca, yine köprüden eğilip
bakmış Şeytan’ a…

Şeytan hala daha Arap Bacı’ nın kıvrık kılını düzeltmeye çalışıyormuş.
Arap Bacı indirivermiş şalvarını donunu ve avucuyla orasına vurarak seslenmiş Şeytan’ a :
- Sen hele onu bir düzelt; bak burada daha ne kadar var…
Siyaset liderlerinin nutukları bol olsun, alkışları da…


Çetin ALTAN
Gazeteci / Yazar
07 Eylül 2002


-----------------------------------------------
----------------------------
-------------

Vatan ve millet sevgisi

Vatan ve millet sevgisinin, bağımsızlık ve hürriyet aşkının en güzel ifadesi olan İstiklal Marşı' mızı bize armağan eden Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u ölümünün 69'uncu yılında saygı ve minnetle anıyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ilk döneminde Burdur Milletvekili olarak görev alan Mehmet Akif Ersoy, benzersiz bir kahramanlık ve vatanseverlik destanı olan İstiklal Marşımızla milletimizin gönlünde seçkin bir yer almıştır ve bu yerini sonsuza dek koruyacaktır.

Mütareke ve İstiklal Mücadelesi döneminde esarete isyan eden, milletini uyanmaya ve davranmaya çağıran bir aksiyon adamı olan Akif' in en büyük meziyeti, söylemi ile eyleminin örtüşmesidir. Şair, edebiyatçı, fen adamı, gazeteci ve eğitimci gibi pek çok sıfatı taşıyan bir aydın kişi olan Mehmet Akif tamamen vakıf olduğu Türkçesiyle içindeki adalet duygusunu da eserlerine yansıtmıştır.

O' nun kaleme aldığı ve dizeleri, coşkulu bir vatan sevgisini, inanç, bağımsızlık ve hürriyet tutkusunu simgeleyen İstiklal Marşı, bizim moral gücümüzdür, milletimizin şanlı destanıdır. Her sabah çocuklarımız, gençlerimiz Akif' in muhteşem dizelerinden oluşan İstiklal Marşını okumakta ve bağımsız ve özgür Türkiye için coşmaktadır.
Mehmet Akif Ersoy' u yürekten gelen bir sevgiyle, minnetle ve şükranla anıyorum.
Allah rahmet etsin, mekanı cennet olsun.

Bülent ARINÇ
TBMM Başkanı


-------------------------------------
--------------------------
-------------------


ÇANAKKALE DESTANI ve İSTİKLAL MARŞI
Bugün 18 Mart, Çanakkale zaferinin yıldönümü. Tarihin en inanılmaz savunma harbi bundan seksen beş yıl önce Çanakkale’ de yapıldı. Hakikaten bu harp “Çelik zırhlı duvar” la “iman dolu göğüs” ün çarpışmasıydı.
İtilaf devletleri bütün güçleriyle Çanakkale’ ye yüklendikleri sırada Mehmed Akif, Berlin’ de bulunuyordu. İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları müslüman askerlerden esir alınanlar çeşitli kamplarda toplanmışlardı; farkında olmadan Osmanlı Devleti’ ne karşı savaşan bu askerlere telkinde bulunması için Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Almanya’ ya gönderilen Akif, gelişmeleri oradan yüreği ağzında takip ediyordu. Zaferden emindi; çünkü eğer Çanakkale geçilirse her şey bitecekti. Berlin Hatıraları’nda , “Korkma” diyordu; bu, ileride yazacağı İstiklal Marşı’ nın da ilk kelimesiydi ve Akif’ in sözlüğünde “Sakın endişe etme, asla ümidini kaybetme!” anlamına geliyordu:

Korkma!
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde
söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz
yürürüz;
Düşer mi tek taşı, sandın, harim-i
namusun?
Meğer ki harbe giren son nefer sehid olsun.
Akif, Enver Paşa’ nın Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Bey’ e gönderdiği telgraftan zafer müjdesini alınca doya doya ağlamıştı. Bu gözyaşları, bir süre sonra, Çanakkale’ de mucizeler yaratan Mehmetçik için kelimelerle ördüğü ihtişamlı türbenin harcına karışacaktı. Yazık ki savaşın akışını ne Çanakkale zaferi, ne Teşkilat-ı Mahsusa’ nın çabaları değiştirebildi.

Savaş arkasında büyük acılar ve yıkıntılar bırakarak sona erdiİ Osmanlı yenilmişti. Ve 30 Ekim 1918’ de o utanç verici Mondros Mütarekesi imzalandı. Dün Çanakkale Bozağı’ nda çakılıp kalan İtilaf devletleri donanması hiçbir engelle karşılaşmadan geldi., İstanbul Boğazı’ nda demir atıp toplarını Dolmabahçe ve Yıldız saraylarına çevirdi.
Ümidini sonuna kadar koruyan Akif’ in bile derin bir karamsarlığa düştüğü bir dönemdi bu. “İnler Safahat’ ımdaki hüsran bile sessiz” diyordu; ama kendini çabuk topladı; sebilürreşad’ da yayımlanan yazılarından birindeki şu cümle, Anadolu’ da başlayan kıyamın ve daha sonra bu kıyamın felsefesini dile getirecek olan İstiklal Marşı’ nın ruhunu vermektedir; “Türklerin yirmi beş asırdan beri istiklallerini muhafaza etmiş bir millet oldukları tarihen müspet bir hakikattir (…) Tarih de gösteriyor ki Türk istiklalsiz yaşayamamıştır.”
İslamcı bir şairin değil, Türkçü bir yazarın kaleminden çıkmışa benzeyen ve
“Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında şiire dönüşen bu cümleler, Akif’ in duruşunu çok açık bir biçimde gösteriyordu. Milli mücadele konusunda onun asla bir tereddüdle dönemi olmamış, dergisiyle, kalemiyle ve fiili olarak başından itibaren bu mücadelenin içinde yer almıştı.
Milli Mücadele’ yi aslında Çanakkale’ de uyanan ruh kazanmıştır ve bu ruh benzersiz ifadesini Asım’ da, Köse İmam dilinden Çanakkale’ nin anlatıldığı bölümde bulmuştur. İstiklal Marşı’ nın bu bölümün inbikten geçirilmiş hali olduğu söylenebilir. Çanakkale’ yi anlamadan Milli Mücadele’ yi, Akif’ in Çanakkale Destanının anlamadan da İstiklal Marşı’ nı anlamak mümkün değildir. Ne demek istediğim, Erkan-ı Harbiye tarafından 1915 Temmuz’ unda Çanakkale cephesine davet edilen şairlerin yazdıkları şiirlerle 1921 yılında açılan milli marş yarışmasına gönderilen şiirler okunduğu takdirde daha iyi anlaşılacaktır.
Hiç şüphe yoktur ki, imparatorluğun çöküşüne ve beş yüz yıllık vatan topraklarının bir bir elden çıkışına en içten ağlayan da Akif’ ti. Anadolu’ da başlayan Milli Mücadele’ nin ruhunu en iyi ifade eden de… Bu ruhu hissetmek istiyorsanız, aziz okuyucularım, Çanakkale’ deki muharebe alanlarını çocuklarınızla birlikte geziniz; ama mutlaka geziniz.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Orada yüreği titremeyen ve gözyaşı dökmeyen birinin bu topraklarla hiçbir bağı kalmamış demektir.

Beşir AYVAZOĞLU
Gazeteci / Yazar


-------------------------------
-------------------
---------------



MEHMET AKİF'İN ARKASINDAN NEDEN AĞLANIR ?

İstiklal Marşımızın TBMM’ de kabulünün 82. yılını idrak ettik. Bu yıldönümünü hatırlattığı için AK Parti’ ye teşekkür ederiz. Daha önceki yıllarda Mehmet Akif Ersoy beyi böylesine hatırladığımızı hatırlamıyorum.
İlk Meclis binamıza giden yeni ve eski bakanlar, milletvekilleri, okul sıralarına oturup konuşmaları dinlerken gözyaşlarını tutamadılar. Çoğumuz da ekranlarda tutamadık. Belki 40 yıldır ziyaret etmekte olduğum Seddülbahir köyündeki Yahya Çavuş şehitliğine her gidişimde, anıtta yazılanları okuyunca aynı duygulara kapılırım.

“Bir avuç insandılar
Düşmana karşı koydular, Allah’ ı özlediler. Gün batarken kavuştular.”
Belki sözleri tam hatırlayamadım ancak onları da bu vesileyle anmak istedim.
Aşağıdaki detayları çoğunuz biliyorsunuzdur ama ben yine de kendi sözlerimle kayda geçsin istiyorum. Mehmet Akif Ersoy beyin “İstiklal Marşı” kabul edilince ödül olarak 500 lira kendisine uzatılmış. O zamanın parasıyla hayli değerli bir meblağ.
Sayın Ersoy, “Ben bu parayı almam” demiş.
“Ama almak zorundasınız” demişler.
“Mecbursam, bir hayır kurumuna bağışlıyorum” demiş
Ve almamış…
Bu teklif kendisine yapılırken, üzerinde arkadaşından ödünç almak zorunda kaldığı bir trençkot, cebinde de arkadaşından borç almak zorunda kaldığı 2,5 lira bulunuyormuş.
Otel parası olmadığından da bir dergahta kalıyormuş.
Bu eseri yazabilmek için sadece iki sayfa kağıdı varmış. Bir sayfaya temiz kopyası çekileceği için tek yaprak yetmemiş. Şiirin bir bölümünü mecburen dergahın duvarına yazmış.
Sayın Ersoy’ un edebi ve milliyetperver duyguları bir yana, daha başka çok önemli hasletleri olduğunun altını çizmek istedim.
Göz yaşlarını tutamayanların, bu dürüstlük timsali, milliyetperver, yetenekli adamın özelliklerinin farkında olarak ağladıklarını zannediyorum.
Nur içinde yat muhterem Mehmet Akif Ersoy!
Nur içinde yatın bu toprağa canını seve seve vermiş atalarımız.Sizleri özlemle anıyoruz.
Ayşe ÖZGÜN
Gazeteci / Yazar

13 Mart 2003

-------------------------------------
---------------------------
---------------



3 MESELE
Kosova’ da Türk Lisesi Müdür Yardımcısı Celal Mustafa Türkiye’ de. Gelir gelmez de dostlarını bilgilendirdi bölgeyle ilgili olarak.
Çünkü burada 50 bini aşkın Türk nüfusu yaşıyor. Sadece 5 bin Türk Mamuşa’ da var. Mutlaka bu insanların bir yerden Türkiye’ de ya akrabası, ya eşi dostu bulunuyor. İşte Celal Mustafa Bey’ in anlattıkları:
- Türkçe yayın yapan Tan gazetesi kapandı. Türkçe yerine İngilizce’ yi bölgemizde resmi dil yaptılar. Türkçe yayın yapan radyomuzdaki 7 saatlik Türkçe programlarımız yarım saate indirildi.
Peki okulumuz?
- Okulumuz da kapanmak üzere. Türk bölgesine, savaştan kaçan Sırpların bir bölümü yerleştirilmek isteniyor. Yetkililer Sırpların mutlaka bölgeye dönmesini arzu ediyor.
- Yetkili dediğiniz kim, bu tasarrufları yapanlar Birleşmiş Milletler mi?
- Evet.
Kosovalı Türkler fukara insanlar. Savaş da onları iyice fukaralaştırdı. Celal Mustafa Bey’ in pantolon diye giydiği bir eşofman altıydı. Adamcağızın pantolonu yok maalesef. Başbakan Bülent Ecevit Arnavutluk’ u ziyareti sırasında hatırlarsanız Tiran yönetimine “Kosova’ daki Türk nüfusu tanımalısınız, bu azınlığı kabul etmelisiniz” demişti. Oysa görünen o ki, Arnavutlarla bölgedeki Türkler arasında ciddi bir rahatsızlık yaşanıyor ve bu çatışmaya kadar varıyor.
Tahir bey ağır hasta
İstiklal Marşımı şairimiz Mehmet Akif Ersoy rahmetlinin geçenlerde kızı Suat Hanım (92) fakru zaruret içinde vefat etti. Şimdi de oğlu Tahir Bey acılar içinde kıvranıyor (85). Fukaralık Tahir Bey’ in omzunda.
İstanbul Kadıköy’ den aziz dostum, değerli okuyucu, büyük Akif dostu, Gaziantepli Tamer Bilgeoğulları aradı. Tahir Bey Kadıköy Şifa Yurdu’ ndan alınarak Koşuyolu Esma Hatun Hastanesi’ ne yatırılmış. Eş, dost Akif dostları yardım için koşturuyor. Allah razı olsun. Bir vefa örneği sergiliyorlar.
Durum Sağlık Bakanı Osman Durmuş’ a da iletilmek üzere özel kalemine ulaştırıldı. Kültür Bakanı İstemihan Talay’ a da Basın Müşaviri Nazif Şahin duyurmuş. Sayın Bakan “ne gerekiyorsa yapılsın” talimatı vermiş.

Tahir Bey’ in torunları başında bekliyor.
Dualarımız, şifa dileklerimiz Tahir Bey için.
Başbuğ’ suz Yıllar
Siz baharın sıcaklığına kanmayın, daha üç yıl önce Rahmetli Alparslan Türkeş’ in vefat ettiği 4 nisanları da hatırlayın lütfen. Lapa lapa kar yağarken bir milyonu aşkın insan, ülkücü, gönüldaş, memleketsever aydının omuzları üzerinde defnedildi, Başbuğ.

Bugün yokluğu “hissedilmiyor” kimse diyemez.
27 Mayıs’ ın güçlü albayı bir güvenceydi. Aynı 1944 Tabutluklarında işkenceyi müteveffa İsmet İnönü’ ye hatırlattığı ve ihtilali CHP’ ye teslim etmek istemediği gibi, İnönü’ ye diyordu ki “Evet, ben o günlerde üsteğmen, tabutluklarda işkence gören Albay Alparslan Türkeş’ im.” Bu hatırlatma Müsteşar Türkeş’ in Yeni Delhi’ ye Büyükelçi atanmasına neden oldu.
Döndüğünde ise CKMP’ den MHP’ ye bir Milliyetçi hareket oluşumu başladı…
Yaklaşık 35 yıllık çileli mücadele bugün MHP’ yi iktidar ortağı yaptı. Ancak Başbuğ’ suz.
Türkeş’ in önemle hatırlandığı bir günde, MHP ise kıldan ince, kılıçtan keskin köprüden geçiyor. Bugün Başbuğ’ u anma toplantıları yapılıyor. Fiili gündem de aynen sürüyor, değişmiyor. Yarın da dananın kuyruğu kopacak. Parlamento kesin karar arefesinde. Dün Başbakan Ecevit Köşk’ e çıktı, liderlerle konuştu, ardından arkadaşlarıyla danışmalarda bulundu.
Başbuğ’ un oğlu Tuğrul Türkeş, Aydınlık Türkiye Partisi olarak, eşi Seval Hanım Alparslan Türkeş Vakfı geleneğinde programlar yaptı. Cemal Kutay da Başbuğ’ u anlatacak. Okunması için de Dergah Yayınları’ nın neşrettiği Alparslan Türkeş’ in Dokuz Işık’ ı da tavsiye olunur gençlere. Başbuğ’ a rahmet olsun.

Ayhan KATIRCIKARA
Gazeteci / Yazar
04 Nisan 2000



İSTİKLAL MARŞI 80 YAŞINDA

Sayın Vehbi Dinçerler Milli Eğitim Bakanı iken, Japonya’ dan gelen bir grup resmi konuğu ağırlar. Sohbet sırasında Vehbi Bey Japon heyet Başkanı’ na sorar; Çocuklarınızda, gençlerinizde milli kişiliklerinizi , değerlerini nasıl koruyor, nasıl eğitiyorsunuz.?”

Japon anlatır, bizim heyettekiler hayretler içinde dinler:
-Çocuklarımız okula başlamadan onları gruplar halinde çık hızlı trenlere bindirerek, 200km hızla ülkeyi şöyle bir dolaştırırız. Sonra Amerikalıların attığı atom bombasıyla harabeye dönen Hiroşima’ ya götürürüz. Burada onlara deriz ki “Çalışırsanız, bizimkilerden daha hızlı teknolojiler geliştirirsiniz. Geriye değil, ileriye gidersiniz. Çalışmazsanız, düşman gelir sadece bir kentinizi değil, bütün ülkeyi bu hale getirir. Takdir sizin. “Hepsi bu. Özel birşey yapmıyoruz..”
Pür dikkat bizimkiler. Japon anlatmaya devam eder:
-Sizde bizden çok daha önemli yerler var. Mesela Çanakkale. Gençler ilk mektebe gitmeden bu bölgeyi görmeli. Sizin İtilaf devletlerine karşı gösterdiğiniz kahramanlık bir destan gibi. Gençler bunu iyi bellemeli. Yedi düvele karşı çarpıştınız. Teslim olmadınız. Bunu izah etmek öyle pek kolay olmuyor, Çanakkale Boğazı’ nı görmeden, bilmeden, tanımadan.
Gerçekten Çanakkale Savaşı’ nın olduğu bölgeyi acaba kaçımız gördük. Görünce kafanızda çoğu şeyin değiştiğini, gururla mazinize baktığınızı ve ecdadınıza layık olmak için daha fazla çalışmak ve üretmek ihtiyacı hissedeceğinizi söyleyebilirim.
Çanakkale Savaşı’ nı anlamayan, İstiklal Marşı’ nı hiç mi hiç algılayamaz bile. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşımızda en içten ağlayan biriydi Mehmet Akif Ersoy. Haykırandı, yüreği titreyendi.
Çanakkale “çelik zırhlı duvar” ile “iman dolu göğsün çarpışması” dır. İngiliz ve Fransızlar sömürgelerinden ülkemize karşı savaşmak üzere getirdikleri Müslüman askerleri kamplarda eğitiyorlardı. İşte Akif Teşkilat-ı Mahsusa’ nın kendisine verdiği bir görevle, Müslüman liderlere ve topluma telkinde bulunacaktı. Görevini başarıyla da yaptı. Strateji ortaya koydu. Ümidini hiç kaybetmedi. Oysa , gelişmeleri yüreği ağzında izliyordu. Hem kendine, hem herkese “Korkma” diyordu bütün gür sesiyle.
Mehmetçik gerçekleşmesi zor olanı yaptı. Çanakkale’ de. Fakat Mondros Mütarekesi’ yle İtilaf devletleri gelip İstanbul’ a yerleştiler. “İnler, Safahat’ ımdaki hüsran bile sessiz” diyen Akif, her şeye rağmen ümit aşılamaya, ufuk göstermeye devam etti “Türk istiklalsiz yaşayamaz.” Nitekim öyle oldu. Dizelerinde de yaşadığını aktardı.
-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!
Ülkenin fotoğrafını çok iyi okudu Mehmet Akif. Bugün de sosyal ve siyasal alanda aynı şeyleri yaşıyoruz.
Dolayısıyla Akif’ e Safahat’ a daha fazla ihtiyacımız var.
İstiklal Marşı’ nın mesajını iyi algılamamız gerek . Üstelik “değişemeyeceği” Anayasası’ nın hükmü ancak gücü kendinden menkul. 7 Ciltlik Safahat’ a İstiklal Marşı’ nı koymadı. “Kahraman Ordumuza” ithaf etti. “O benim değil” dedi. Sonra bütün ruhumuzla “amin” diyeceğimiz bir dilekte bulundu “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın”.
Yazdırmasın ama, hiçbir ülkede İstiklal Marşı’ nın yazıldığı yer sahipsiz değildir. Tam tersi cazibe merkezidir. Bizde ise Taceddin Dergahı bugün için ilgi bekliyor. Hemen Müze olmalı. Yanındaki ruhsatsız 14 katlı bina mahkemenin yıkım kararı gereğince yıkılmalı. Çevresi tanzim edilmeli. Akif’ in hatırasının olduğu her yerde adını taşıyan okullarla “hemşehrilik” anlaşması yapılmalıdır. Mesela Taceddin Dergahı’ yla Başkent’ teki Mehmet Akif adlı okullarımız gibi. Gençlere bu heyecanı vermeliyiz. Balıkesir’de de öyle, Kastamonu’ da da, İstanbul ve Konya’ da da.
Yoksa hamasetten ileri gidemez, “kriz” lerle boğuşur dururuz.
Parlamentomuzun da eski Burdur Milletvekili Mehmet Akif Ersoy’ un hatırasına daha fazla sahip çıkması, eserlerini gençlere aktarması “ivedi” bir görevi gibi. Yoksa, yetiştiremediğimiz nesillerden hep şikayet eder dururuz.

Ayhan KATIRCIKARA
Gazeteci / Yazar
21 Mart 2001




ÇAĞIN VİCDANI BİR AYDIN
Ramazan Bayramı’ mızı bütün ruhumla kutluyorum. Dilerim barışa ve rahmete vesile olsun.
Bugün bayramımızın birinci günü. Aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy’ un vefatının 64. yıldönümü. Mekanı cennet olsun rahmetlinin. Yine böyle bir kış günü Taksim’ deki Mısır Apartmanı’ nda hasta ve yalnız vefat ediyor Akif. Cenazesi Beyazıd Camii’ ne getiriliyor. Avlu bomboş. Oradan geçen Askeri Tıbbiye Öğrencilerinden merhum Fethi Tevetoğlu yanındaki hamala “Kimin cenazesi, kim bu kimsesiz insan” diye soruyor. Hamalın cevabı yumruk gibi “-Şairmiymiş ne… adı da Mehmet Akif’ miş galiba!.”

Daha sonra AP’ den Samsun Senatörü seçilen Fethi Bey, askeri yurda koşuyor genç adımlarla. Büyük bir kalabalık coşkuyla dönüyor Beyazıd Camii’ ne. Adeta bir miting alanı Beyazıd. Akif omuzlar üzerindei Türk Bayrağına sarılıyor cenazesi, Edirnekapı’ ya kadar üniversiteli gençler; yetkilileir kınayarak, Safahat’ a daha çok bağlanarak yürüyorlar.
İstiklal Marşı’ mızın yazarı Mehmet Akif bütün gerçek memleketsever, imam adamları gibi asrının tanığı bir fikir adamıydı, çağının vicdanı olan bir şairdi, milletinin ve ülkesinin yaşadığı acıları, yıkımları, zulümleri en derin şekilde hissetmiş bir gönül adamı ve nihayet varolma mücadelesine coşkuyla katılmış bir kahramandı. Prof. Orhan Okay Hoca’ mın tespitiyle “bir karakter heykeli” ydi.
Özlemlerimiz, mazimiz, istikbalimiz
Safahat bir mutabakat metni. Onu okumadan, su gibi içmeden aydın olunmaz. Çağının vicdanı şair dedim ya, Safahat’ ta Azerbaycan, Çeçenistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova’ da var. Barışı bölge için hissetti., kendisi için değil. Mesaj verdi. Ancak olaylar ve katliamlar bölgede hala sürüyor. Demek tarih tekerrür etmedikçe ders alınmıyor.
Safahat’ ın özeti İstiklal Marşımız; milletimizin birlik, bütünlük ve beraberliğinin duyarlılığını, milli mücadelemizin esaslarını ortaya koyan yegane şaheser.
Burada bütün özellikleriyle milletimiz, değerlerimiz, özlemlerimiz, mazimiz ve istikbalimiz yer alır.
Türkçeyi bir hamurkar gibi karan, medeniyetçi Akif’ i bilmek ve tanımak bugünümüzü ve yarınımızı, hatta mazimizi bilmekle eş anlamlıdır. Gün de Akif’ i yeniden okumanın gerektiği günlerdir.
Bugün Akif dostları Ankara’ da milletvekili iken bir süre kaldığı, İstiklal Marşımız ve bülbül şiirin yazıldığı Taceddin Dergahı’ na, İstanbul’ da Sarıgüzel’ e Edirnekapı Şehitliğindeki mezarı başına ve Halkalı Ziraat Okulu’ na, Kastamonu’ da Nasrullah Camii’ ne, Balıkesir’ de Zagnos Paşa Külliyesi’ ne, giderek dua edecek, rahmet dileyecekler.
Hatıralarını aktaracaklardır Akif’ in.
Ben Taceddin Dergahı’ na dün gittim. Bugün de orada olacağım. Dergah’ ı görünce üzüldüm. Kahroldum. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı az bile kınamış. Çevre bir mezbelelik. Akif’ in hatırasına yakışmıyor. İşte Vakfın tespitleri; aynen katılıyorum.
“SİT alanı olan bölgedeki tasarruflar içler ürpertiyor.
1- Hacettepe Üniversitesi kampusü içindeki Mehmet Akif Ersoy Evi bitişiğindeki kaçak, mühürlü ve yıkılma kararı alınan 14 katlı heyula gibi dikilen inşaat hala çirkinliğini sergiliyor, yıkılmıyor, gereken yapılmıyor.

2- Yine aynı yerdeki yeraltı parkı ve sözkonusu kaçak inşaat, örneğin az tarihi Karacabey Camii ve Türbesi’ ne hasar vermiştir. Tamiratı yapılmamıştır.

3- Bunlar yetmiyormuş gibi aynı yerde Sağlık Yüksek Okulu diye bir çimento yığını inşaat daha başlatılmıştır. Yıkılması sözü verilen trafo da size bakıp gülmektedir. Samanpazarı’ ndan dergah’ a giriş kapısı da kapatılmıştır.

4- Taceddin Dergahı’ nın çevresi yeşil alan yapılması sözüne rağmen çamurlu park yeri olarak çevreyi kirletmekte kullanılmaktadır.

5- Akif’ in doğrularının arkasına sığınıp, kendisini öne çıkarmak isteyenleri kamuoyu çok iyi bilmektedir. Bu çerçevede sözünü ve gereğini yerine getirmeyen Altındağ ve Ankara Büyükşehir Belediyesi yönetimini kınıyoruz. Görevlerini hatırlatıyor ve Taceddin Dergahı’ nın etrafında çevre düzenlemesine ve Akif’ in hatırasına layık hale getirilmesine davet ederiz.”
Bugün Safahat’ a girmeyi ve Akif’e bir Fatiha göndermeyi lütfen ihmal etmeyin. Nice mutlu bayramlara.
Ayhan KATIRCIKARA
Gazeteci / Yazar
__________________

O benim için baldı.. Hersey aslında eskide mi kaldı? Herkes oyle sandı.. Aslında herşey içimde saklı.. 16 senelik benlik.. Kalbim çalışmaz ki artık bitik..Yazdıgım sozler yaramaz oldu silindi artık okunmaz silik silik! ßu da gelir gecer sananlar.. Soyleyecklerim var.. O benim icin vazgecilmez bir yar.. Yeri gelir o da anlar.. Yagdı kalbime kar.. Herkes bana onu sorar.. En cok hatırlanmamak bana koyar! Yaslar gozlerden akmaya baslar.. Sarkar yanaklardan damlalar.. Timsah sanan var.. uCH-m uzulmeye baslar.. ßu lyriclere de artık hüzün sarar... ßen kacaar!!!
mmmr07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Şu Anki Saat: 02:31 AM


Skin design and concept by Attitude

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0 ©2007, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328