![]() |
|
|||||||
| Nazim Hikmet Ran Berzansky Nazim Hikmet Ran Berzansky |
| Tags: benerci, benerci birinci kisim, benerci kendini, kendini, nicin, nicin ldurdu, oldurdu |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
![]() Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Odam :)
Yaş: 16
Mesajlar: 1.035
Tecrübe Puanı: 10 ![]() |
BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ? (BİRİNCİ KISIM )
BİRİNCİ BAP BİR GENÇ ADAMA... HAKÎM HERAKLİT'E... YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR... I Şehir uzakta. Genç adam ayakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti. Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i, düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam... Kim bilir belki böyle bir akşam, böyle bir akşam, Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip akmada, bu hâl beni hayran bırakmada..» Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!. ne akıştır ki bu, dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir damgasıyla sukutun. Gebedir her sukut bir yükselişe. Ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe.. Heraklit, Heraklit!. akar suya kabil mi vurmak kilit? Şehir uzakta. Genç adam ayakta. Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden. Genç adam kibritini çıkarıyor cebinden yakıyor piposunu. II Dikine mustatil bir apartımanın en üst katında dört köşe bir oda. Perdesiz pencereler. Pencerelerin dışında yıldızlı geceler. Genç adam alnını dayamış cama. Ben, romanın muharriri diyorum ki genç adama: — Delikanlım!. İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.. Delikanlım!. Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir. Delikanlım!. Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin. İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha... Delikanlım!. Belki beni anladın, belki anlamadın. Kesiyorum sözümü. İşte kapı açıldı geldi beklenen kadın.. «— BEKLETTİM Mİ?» «— ÇOK... Ama zarar yok..» Kadın yakaladı genç adamı elinden. Genç adam yakaladı kadını belinden. Bir yumrukta kırdı camı. Oturdular pencerenin içine. Sarktı ayakları gecenin içine... Işıklı bir deniz dibi gibi başlarında, sağda, solda gece yanıyor. Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor.. Sallanıyor ayakları sallanıyor ayakları... ........... DUDAKLARI ...... Sevmek mükemmel iş delikanlım. Sev bakalım... Mademki kafanda ışıklı bir gece var, benden izin sana, seeeeev sevebildiğin kadar... İKİNCİ BAP GENÇ ADAMIN, SEVGİLİNİN ŞAHISLARINA... TİBET MABETLERİ VE AMERİKAN FİLİMLERİNE... AYIN ON DÖRDÜNE... GENÇ ADAMIN ESRARENGİZ MEŞGALESİNE... VE NİHAYET, MÜSEBBİBİ MEÇHUL BİR İHANETE DAİRDİR. I Mevzubahs gencin ismi: BENERCİ. Kendisi aslen Hintli olup maskatı re'si DELHİ'dir.. Dostlarının nazarında tam adam, düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir.. Şeklü şemailine gelince: Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce, ne MASİST gibi bir dev, ne de VİLLİ FRİÇ gibi bir babik oğlandır O, iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O... Birinci babımızda, Benerci'nin odasına gelen kadın mühim bir rol oynıyacak kitabımızda. Kendileri bir İngiliz mis'idir. Hem İngiliz mis'lerinin nefisidir... İmdi, be nefis Mis nerde, nasıl tanıdı Benerci'yi?. diye sorarsam size, ben, eminim ki, siz, cevaben: «— Mermer merdivenler.. Kapı. Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. Tibet. Tibette mabet. Mabedin içi... Omuzlarından çıkan on altı kolu havada, çıplak karnı iki kat, bağdaş kurup oturmuş mâbut BUDA.. İnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul! Savul!!. Savuuuul!!!. Buda'ya kurban geliyor. Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın beyaz, kar gibi.. Kadının canına kıyacaklar gibi.. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda'nın, fışkırdı mukaddes alevler dışarıya. Uzun külâhlı Moğol rahipleri kaldırdılar havaya beyaz kadını. Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını. Mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban... . . . . . . . . . . . . . . . . — Dran! Drrrran!. Drrrrrrrran!!!. Atıldı üç el tabanca. Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca. Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere! — Kaçalım! bir an kaybedecek zaman değil.. OTOMOBİL.. Son sür'at.. Saatta 110 kilometre.. İşte bu kurtarılan kadın, birinci bapta odaya gelen kadındı. Onu kurtaran genç: BENERCİ.. Ve bu suretle İngiliz MİS tanıdı Hintli genci..» DİYEREK haltedeceksiniz. Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz.. Gelin, etmeyin çocuklar.. Ne çıkar, inanın bir sefer olsun NÂZIM'a Amerikan filimlerinden fazla.. İlk tesadüf tramvayda oldu. İkincisi lokantada. Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet bir çantada.. İngiliz kızı mahsus çantasını yere düşürdü. Hintli genç mahsus düşen çantayı gördü: kaldırarak verdi kıza... EEEEEEE? Sonra? derseniz, bakın, birinci babımıza... II Ayın on dördü. Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü, dedi ki: — Bu gece ay dibi kalay bir tencere gibi... Ayın on dördü. Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü, dedi ki: — Bu gece ay gökte açık kalan bir pencere gibi. Atlasak içeriye, aşırsak, be imanım, Meryem Ana'nın gümüş takımlarını. Ayın on dördü. Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü, dedi ki: — Benziyor ay yıldızların yaldızlarını çalmak için göğe çıkan bir hırsızın fenerine... Ayın on dördü. Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü: benzetti kendi eserine beğendi... Ayın on dördü. Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü, dedi ki: — Benziyor ay haşmetpenahımın dizbağı nişanına... Kızardı ayın on dördü. Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü, dedi ki: — Benziyor ay Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan kardeş kanına. Ayın on dördü. Bu sefer bizzat çekik gözleriyle ayın on dördü KALKÜTA şehrine civar, bir çay tarlası gördü. Tarlanın dışında duvar. İçinde bir ev. Gece saat: 2... Evin alt katındaki oda. Kapalı pencereler, asma bir lamba, bir masa ortada. Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci, yani ceman yekûn: yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci...... Benerci söz söylüyor: — Bize karşı İntelicent servis kendine mahsus... — Sus. Bir tıkırtı var. Döndü başlar kapıya. — Sana öyle gelmiş. Devam ediyorum arkadaşlar: İntelicent servis kendine mahsus... — Benerci, sus. — Rüzgâr... — Arkadaşlar İntelicent servis... — Sıııııs... Söndürün... Dışarı bakacağım... Karanlık... Aralandı pencere. Ay ışığı parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı düştü yere. — Ne var? — Sııııısss!. Dışarda polis. Lambaları sönmüş iki otomobil, ve bir sürü motosiklet... — Satıldık... — Evet... ÜÇÜNCÜ BAP TAYMİS GAZETESİ'NİN BİR TELGRAFI... VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBULDA MATBAADA BİR MÜLÂKAT... KALKÜTADA UMUMÎ GREV... SOMADEVA... TAŞLANAN ÇOCUĞUM... VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR. I Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan: KALKÜTA - Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur... II Vaziyeti telhis edelim hele. BİR. Benerci inkılâpçı bir gençtir. Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil, boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle... İKİ. Birinci bapta öğrendik ki, Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın. Yani, delikanlımızın kalbine bir taş düşmüş. Kırmızı saçlı bir baş düşmüş ve kalbi dalga dalga halkalanıyor... İki, A: Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa altı yoldaşıyla yakalanıyor. İki, B: Fakat meçhul bir sebebe binaen, yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen, Benerci tahliye edilmiştir. İki, C: Bence, yani romanın muharrirince olduğu kadar, Benerci için de bu tahliye keyfiyeti siniri, ruhu, kemiği, eti kemiren bir esrardır, iki gözüm, serapa esrar... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Benerci, sana dört teklifim var: Evvela, Kalküta'dan İstanbul'a çık yola. Babıâli caddesinde matbaaya gel... Geldin mi? Âlâ... Saniyen: sinirini yen. Karşımda dikilip durma, otur... Salisen: ayağını iki defa yere vur: Kapı açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip bize iki çay getirsin kahveci üstat. Rabian: anlat. Şu müthiş müşkili birlikte halledelim seninle... — Anlatıyorum. Dinle: Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı: Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik. Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü: Herifin mavi gözleri çipil çipil suratı çilliydi. İntelicent'ten olduğu belliydi. Geçti arkadaşların önünden. Benim önümde durdu. Yüzüme baktı. İsmimi sordu. Beni bıraktı... Niçin bıraktılar beni? Beni niçin bırak- -tılar? — Benerci, buna bir tek sebep var. — Ne? — Düşecekler peşine.. Eşine?? Ateşine?? Mateşine?? Tükürmüşüm kafiyenin içine... Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi... — Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok. — Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor? — Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor. — Öyleyse, sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım. Benerci gitti. Baktım ki, pencereden: muktesit, muharrir ve muhbir Nedim Vedat Bey geçiyor. Düşündüm Benerci'yi ve mel'un bir ihtimalle birden yüreğim cızz etti. Arif olanlar için, bu fasıl burada bitti... III Stop: Fren! Zıııınk! Durdu!. Amele baş parmağını tele dokundurdu. Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin, elektrik, Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik! D U R - D U !!!.. Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. Koptu kayışlar. — Patron, sabotaj var!. — Koş telefona. — İşlemiyor... — Telgraf... — Teller kesilmiş, makina bomboş... — Koş!.. Karşımda durma, avanak!.. Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak, koşun şehre... Sarjant, polismen, asker, kırk ikilik, tayyare, tank, ne bulursanız, yetiştirin... Birden bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs tozu dumana kattılar, dumanı toza... Fakat yine birden ekşi boza... Ne ileri ne geri. Paaaaah!.. Fıııııss... Patladı lastikleri... Geç kaldılar, geç!.. Drran drrrn drrran... Tiki taka frev... Edildi ilân Umumî grev!!!.. Kalküta grevdedir. Benerci evdedir, sırtüstü yatıyor yatakta... Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta... Onlar, hep beraber grevdedir... O, yapayalnız evdedir. Yapayalnız... Tavan, kapı ve duvar... Onu kavgaya çağırmadılar. Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları çevriliyor başları... Benerci yatakta Kalküta ayakta. Benerci görmeden görüyor yattığı yerden yürüyen Kalküta'yı: «Adım Adım. Adım — lar adım — ları... Kal — dırım kal — dırım. Kal — dırım — lar kal — dırım — ları... Cad — de... Cad — deler... Kalabalık... Ka — la — ba — lık itiyor iki yana apar — tıman — ları... Behey tram — vay!.. çiğneneceksin: sağa sola sap... Geçit yok. Rap rappp rappp!!!!! Ve... Va... Vey... — Yol açın kamyonlara amele çocukları babalarını geçiyor..» Haykıraraktan Benerci fırladı yataktan. Şimdi sokaktan tek bir insan sesi yükseliyordu... Benerci koştu pencereye: Aşada sokak kalabalık. Yukarda masmavi bir hava Aşada bir kamyonun üstünden kalabalığa Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar! Aylardır ki anamız avradımız uzun aç dişleriyle dişlediler kendi memelerini. Arkadaşlar... Çıplak aç karnını kurşunlara vermek, kıvranarak gebermek... . . . . Tek . . . . . . . . . . . . . . Vaar? Hayır!. Ar . . . . . . . lar . . . . . . (*) SOMADEVA, Benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci'yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. N. Hikmet Önümüzde onlar kalın enselerini kırıp boynuzlarını saplayınca toprağa... . . . . . ağa.... Biz.... . . . . . . . mizi!. Patiska bir gömlek gibi yırtarak etimizi kanlı kemiklerimizle . . . . . . . . cağız . ! ! . . O zaman gülleri koklıyacağız. O zaman tabiat güzel bir ağız gibi karşımızda gülümsiyecek...» Benerci artık kendini tutamadı. Pencereden üç defa: S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. diye haykırdı. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, S O M A D E V A sustu. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. İnsanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci'nin sarı yüzünü gördüler. S O M A D E V A, Benerci'yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi. Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı: — S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A... Aşağıda S O M A D E V A, kamyonun etrafına toplananlara: — Bana bir taş veriniz, dedi. Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı: — Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı... SOMADEVA'nın taşı, BENERCİ'nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı... Ve Benerci'nin başı benim, ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı. Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım: Benerci benim oğlum... Ben onun yüzünü görebilmek için kaç kerre gecemi gündüzümü on birlik tütüne satarak dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum... Benerci benim oğlum, ben onu uykusuz gecelerin ellerine doğurmuşum... Benerci sizi satmadı. Benerci günlerdir yemek yemiyor, gecelerdir yatmadı. O yatmıyor, ben yatabilir miyim? Benerci sizi satmadı, sizi ben satabilir miyim? Benerci benim oğlum. Onu ben kellemden, etimden, iskeletimden sizin için doğurdum... Dostlar! İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz. Benerci sizin oğlunuz, benim oğlum... Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki: Dostlar dinlemedi beni Benerci. Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm, başında dolaşan bu mel'un düğüm çözülene kadar... bizim ah! demeğe hakkımız yok, Onların taşlamağa hakkı var... IV BAP KALKÜTA'DA BİR POLİS KARAKOLUNUN YÜKSEK DUVARLARININ DİBİ Gök gürler. Vakit akşam üzeri. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur. BİRİNCİ POLİS — Nereye gitmiştin? İKİNCİ POLİS — Domuz boğazlamaya... ÜÇÜNCÜ POLİS — Sen nerdeydin? BİRİNCİ POLİS — Köprünün üstünde bir Hintli karı gördüm demin. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. Çocuk beni görünce başladı ağlamaya ağlamaya ağlamaya... Karıya: — Sustur şu piçi, Britanya polisine selam versin, dedim. Selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi gebersin dedim. Ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Akıyordu su... Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Anası yüzüme bakıp kara bir uçurum gibi çekti içini. Dokundu rikkatime bu iç çekiş. Madraslı bir ihtiyar: «Azabı azapla tedavi edin...» demiş. Getirdim karakola kocakarıyı. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp çekeceğim içinden ağrıyı... İKİNCİ POLİS — Sana bu işte yardım için kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim. BİRİNCİ POLİS — Lütufkârsın... ÜÇÜNCÜ POLİS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin koparılmış erkekliğinden bir kamçı vereceğim... BİRİNCİ POLİS — Başka bir şey istemez... Malumdur bana azabı ısdırap, ezberimdedir tekmil kitabı ıstırap. Meselâ: Uykulara kâbus gibi çökebilirim, tırnak sökebilirim, kulakların içine kurşun dökebilirim. Ellerin derisini eldiven gibi soymak, koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış hindi yumurtası koymak, sirke damlatarak gözleri oymak, domuz topu ıtlak olunan usûl, velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl mümkündür bence... Bakınız, bende ne var? 3. VE 2. POLİS — Göster bize göster bize!! BİRİNCİ POLİS — Grevde yakalanan Hintlilerden birinin taze kesilmiş başparmağı... Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı... 3. VE 2. POLİS — Haydi içeri gidelim, uzayan tırnağı seyredelim... Polisler karakoldan içeri girerler. Bir müddet sahne boş kalır. Benerci gelir. Yağmur yağmaya başlar... Benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir. Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir. Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir. Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta'dır. Yağmur... Alaca karanlık... Akşam suları... Kalküta grevi mağlûp olmuştur. Somadeva yakalanmıştır. Ve Benerci'nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, Somadeva'nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor. Yağmur... Karanlık... Gece iyiden iyiye indi. Benerci'nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı... Arkadaşlar içerdedir. Benerci yine dışarda... Kara gömlekli bir İtalyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem... BİRİNCİ KISMIN SONUNCU BABI I. BENERCİ'DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR Benerci'den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum: "Sana verdikleri zaman bu mektubu belki ben çoktan nokta son demişimdir. Bu sefer dostların taşını değil, mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir. Nâzım, biliyorum, ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala, Verter gibi komik olmamak lâzım. Nâzım, bilmiyorum, ne haltedeyim? Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp durmak kendi kendini vurmak, kıyak iş doğrusu!.. Bak, kapı komşum uyandı, muslukta akıyor su, yüzünü yıkıyor... İndi ıslık çalarak merdivenlerden sokağa çıkıyor... Ben... Ne Hamlet, ne de Verter...!!! Neyse, geç... İşi anlatayım, tıraş yeter... Sokak karanlıktı. Senin, nefis Mis dediğin birdenbire karşıma çıktı. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim, nerdesin?» Daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair. Eklendi hatıralar hatıralara. Sonra, «Nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi, «içeri gir.» Onun evine girdik. Ev karanlık ve bomboştu. Yatak odası, lamba yandı, konuştum: — Bana bir bardak dumanlı, kırmızı, sıcak çay, dedim. Çıktı dışarı. Baktım karşıda çanta. Hani taaa onun yolda düşürdüğü ben Benerci serseminin gördüğü siyah podüsüet çanta. Açtım: Kâatlar. Okudum: İntelicent servis raporları, ve yeni bir tevkifat listesi var. Benim ismim yok. Anladım. İçeri girdi o, bardağı bıraktı. Yüzüme, elime, çantaya baktı. Bakıştık. Tuttum omuzlarından. Başını vurdum duvara vurdum... Duvarda kan. Vurdum duvara... Sonra... Sokak... Tramvay yolları tramvay yolları, sağları, solları bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları... Nefes nefese koşarak sonra teker teker merdivenler. Durdum. Odam. Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Açıldı kapı. Oturdum. Kalktım. Odanın ortasında dolaştım biraz. Sonra baktım duvarlara. Dışarda şafak atmış, duvarlar bembeyaz. Baktım duvarlara. Sonra sağ elim art cebimden brovniği çıkardı. Ağzımda cıgara vardı. Acı geldi tütün tükürdüm. Şarjörü sürdüm. Kurşun namlunun içindedir. Kalbim hudut haricindedir... Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S.. O.. S!!. S.. O.. S!!. S.. O.. S!!. II. KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ NE HALDE BULDUM? Ya yattı karanlık sulara yahut da yatıyor. İmdat işareti var, ışıklı bir umman gemisi batıyor... dedim. Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim, yetiştim Kalküta'ya... Gökten bir kartal gibi alçalarak girdim yedinci kattaki odaya. O ne? Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak... Dipdiri! Teresin keyfi yerinde... Ne mükemmel bir ışık var beni gören gözlerinde. Gözlerinin içine güneş vuruyor. Masada bir portakal duruyor, soluyarak soyup yedim. — Haydi be herif, anlat! dedim... III. ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI: — En yakınlarım, en yakın dostum taşladılar beni, taşladı. Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp başımı bana bağışladı... Karardı içim Karardı içim... Kulaklarımda kazma sesleri. İçimde ıslak bir toprak kazılmaya başladı. Girdim yarı belime kadar dumanlı sıcak karanlıklara... — Sonra? — Çok şükür ki, sonrası senin kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade, alelade!.. Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERİNİ DEĞİL, BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...» diyor. Bu söz. VİRGÜL Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz. VİRGÜL Ve Ben işte sağım!.. Anladım ki şunu...... Çıkardım namludan kurşunu, onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım... Birinci Kısmın Sonu Nazım Hikmet RAN |
|
|
|